Resmi belge hükmünde belgeler

Resmi belge hükmünde belgeler

MADDE 210 – (1) Özel belgede sahtecilik suçunun konusunun, emre veya hamile yazılı kambiyo senedi, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil veya vasiyetname olması halinde, resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanır.

(2) Gerçeğe aykırı belge düzenleyen tabip, diş tabibi, eczacı, ebe, hemşire veya diğer sağlık mesleği mensubu, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Düzenlenen belgenin kişiye haksız bir menfaat sağlaması ya da kamunun veya kişilerin zararına bir sonuç doğurucu nitelik taşıması halinde, resmi belgede sahtecilik hükümlerine göre cezaya hükmolunur.

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2010/11-98

K. 2010/143

T. 8.6.2010

• RESMİ BELGEDE SAHTECİLİK ( İki Adet Çek Yaprağı Üzerinde Aynı Zaman Diliminde Yapılan Sahtecilikten Dolayı Sanık Hakkında 765 S. TCY’nın 80. Md. Uygulanabilecek ise de 5237 S. TCY’ın 43/1 Md.’nin “Değişik Zamanlarda” İbaresinin Uygulanmaması Gerektiği )

• İKİ ADET ÇEK YAPRAĞI ÜZERİNDE AYNI ZAMAN DİLİMİNDE YAPILAN SAHTECİLİK ( 765 S. TCY’nın 80. Md. Uygulanabilecek ise de 5237 S. TCY’ın 43/1 Md.’nin “Değişik Zamanlarda” İbaresinin Uygulanmaması Gerektiği )

• ZİNCİRLEME SUÇ ( Resmi Belgede Sahtecilik – İki Adet Çek Yaprağı Üzerinde Aynı Zaman Diliminde Yapılan Sahtecilikten Dolayı Sanık Hakkında 765 S. TCY’nın 80. Md. Uygulanabilecek ise de 5237 S. TCY’ın 43/1 Md.’nin “Değişik Zamanlarda” İbaresinin Uygulanmaması Gerektiği )

• BİRDEN FAZLA ÇEK YAPRAĞI ÜZERİNDE SAHTECİLİK ( Yasanın 61. Maddesi Uyarınca Temel Cezanın Belirlenmesi Sırasında Gözönüne Alınması Gerektiği – Resmi Belgede Sahtecilik )

• LEHE KANUN UYGULAMASI ( İki Adet Çek Yaprağı Üzerinde Aynı Zaman Diliminde Yapılan Sahtecilikten Dolayı Sanık Hakkında 765 S. TCY’nın 80. Md. Uygulanabilecek ise de 5237 S. TCY’ın 43/1 Md.’nin “Değişik Zamanlarda” İbaresinin Uygulanmaması Gerektiği )

765/m.80, 342, 349

5237/m.7, 43, 61, 204, 210

5252/m.9

ÖZET : Resmi belgede sahtecilik suçunun düzenlendiği 5237 Sayılı TCY’nın 204/1 maddesinde öngörülen ceza miktarı 2 ila 5 yıl, 765 Sayılı TCY’nın 342/1 maddesinde ise 2 ila 8 yıl hapis cezasıdır. Yerel mahkeme her iki yasayı karşılaştırırken 765 sayılı TCY’nın 342/1 ve 80 ile 5237 Sayılı TCY’nın 204/1 ve 43/1 maddelerini uygulayarak 765 sayılı Yasanın lehe olduğu sonucuna ulaşmıştır. İki adet çek yaprağı üzerinde aynı zaman diliminde yapılan sahtecilikten dolayı sanık hakkında 765 sayılı TCY’nın 80. maddesinin uygulanması olanaklı ise de, 5237 Sayılı TCY’ın 43/1 maddesi, madde metninde yer alan “değişik zamanlarda” ibaresi nedeniyle uygulanmamalı, ancak bununla birlikte birden fazla çek yaprağı üzerinde sahtecilik yapılmış olması olgusu Yasanın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesi sırasında gözönüne alınmalıdır.

Tüm bu hususların değerlendirilerek 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa’nın 9/3 maddesi uyarınca suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 Sayılı TCY ile sonradan yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY’nın yukarıda açıklandığı şekliyle ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle lehe yasanın yerel mahkeme tarafından tespiti gerekmektedir.

DAVA : Resmi belgede sahtecilik suçundan sanık Cumhur Ü.’ün 765 Sayılı TCY’nın 349/2 maddesi yollamasıyla 342/1 ve 80. maddeleri uyarınca 2 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Manisa Ağır Ceza Mahkemesince verilen 21/12/2005 gün ve 402-505 sayılı hükmün, sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 11.Ceza Dairesince 18/11/2009 gün ve 775-14327 sayılı ilamı ile;

“… Toplanan deliller karar yerinde incelenip, yüklenen suçun sübutu kabul, oluşa ve soruşturma sonuçlarına uygun şekilde vasfı tayin, cezayı artırıcı sebebin nitelik ve derecesi takdir kılınmış, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 7 ve 5349 sayılı kanunla değişik 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve uygulama şekli hakkında kanunun 9. maddeleri uyarınca mahkemece 765 ve 5237 sayılı Yasa hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların denetime imkan verecek şekilde gösterilip birbiriyle karşılaştırılması suretiyle lehe yasa belirlenerek sonucuna göre hüküm kurulmuş ve incelenen dosyaya göre verilen kararda bir isabetsizlik görülmemiş olduğundan sanık müdafiinin yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddiyle hükmün istem gibi onanmasına…” karar verilmiştir.

Yargıtay C. Başsavcılığı ise 20.04.2010 gün ve 72746 sayı ile;

“… Sanık Cumhur’un müşteki Serdar’ın aynı hesap numarası üzerinden keşide edip kendisine verdiği 30.08.2000 ve 27.09.2000 keşide tarihli iki adet çekin, keşide tarihlerini tahrifatla 20.01.2001 ve 27.01.2001 olarak değiştirdikten sonra tahrif ettiği iki adet çeki, beraat ettirilen sanık Gürsel’e aynı anda teslim ettiği, bu durumun Gürsel’in 16.01.2002 tarihli duruşmadaki beyanından açıkça anlaşılmış olması ve 5237 Sayılı TCK. 43/1 maddesinde, 765 sayılı TCK. 80 maddesinden farklı olarak “değişik zamanlarda” denilmek suretiyle aynı anda işlenen eylemlerde zincirleme suça ilişkin hükümlerin uygulanması olanağının bulunmaması karşısında, sanık Cumhur için, lehe yasanın 5237 sayılı TCK 204/1 maddesi olduğu halde, Yüksek Dairesinin, yerel mahkemenin sanık Cumhur hakkında müteselsil suç oluştuğundan bahisle 765 sayılı TCK 342/1, 80 maddeleri uyarınca vermiş olduğu mahkumiyet kararını onamış olmasının yerinde olmadığı düşünüldüğünden, onama kararının kaldırılmasına karar verilmesi…” istemiyle itiraz yasa yoluna başvurmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulu’nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : : Sanık Cumhur Ü’ün resmi belgede sahtecilik suçundan 765 sayılı TCY’nın 349/2 maddesi yollamasıyla 342/1 ve 80. maddeleri uyarınca 2 yıl 4 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilen somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay C. Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; iki adet çek yaprağı üzerinde tahrifat yapan sanık hakkında resmi belgede sahtecilik suçundan hüküm kurulurken zincirleme suç hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı ve buna bağlı olarak da somut olayda hangi yasanın sanık lehine olduğunun belirlenmesine ilişkindir.

Ceza Hukukunda yasadaki suç tanımına uygun olarak gerçekleşen her netice ilke olarak ayrı bir suç oluşturur ve fail kaç netice meydana getirmiş ise o kadar suç işlemiş sayılarak her birinden dolayı ayrı ve bağımsız cezalandırılır. Ancak bazı hallerde birden fazla netice meydana gelmiş olsa bile, faile meydana gelen netice kadar ceza verilmeyerek tek bir ceza verilmesi ile yetinilir. Biden fazla neticenin meydana gelmesine karşın faile tek ceza verilmesini gerektiren hallerden biri de zincirleme suçtur. Zincirleme suçta faile tek ceza verilirken, yasanın öngördüğü miktarda bir artırım da yapılması söz konusudur.

Zincirleme suç, 765 sayılı Yasanın 80. maddesinde; “bir suç işlemek kararının icrası cümlesinden olarak kanunun aynı hükmünü Birkaç defa ihlal edilmesi, muhtelif zamanlarda vaki olsa bile bir suç sayılır şeklinde düzenlenmişken, 5237 Sayılı Yasanın 43/1 maddesinin konumuza ilişkin ilk cümlesinde; “Bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda bir kişiye karşı aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda, bir cezaya hükmedilir” biçiminde düzenlenmiştir.

765 Sayılı TCY’nda yer alan “muhtelif zamanlarda vaki olsa bile” ifadesi karşısında, aynı suç işleme kararı altında birden fazla suçun aynı zamanda işlenmesi durumunda diğer koşulların da varlığı halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi olanaklıdır. Nitekim 765 sayılı TCY’nın yürürlüğü zamanında bu husus yargısal kararlarla kabul edilmiş ve uygulama bu doğrultuda yerleşmiştir. 5237 Sayılı TCY’nın 43/1 maddesinde bulunan, “değişik zamanlarda” ifadesi nedeniyle zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için, suçların mutlaka değişik zamanlarda işlenmesi gereklidir ki, bunun sonucu olarak, aynı mağdura, aynı zamanda, aynı suçun birden fazla işlenmesi durumunda tek suçun oluşacağı kabul edilmiştir. Bu halde zincirleme suç hükümleri uygulanarak artırım yapılamayacak ancak bu husus TCY’nın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesinde göz önüne alınabilecektir.

Burada “aynı zaman” ve “değişik zaman” kavramları üzerinde de durulmalıdır. Yasada bu konuda bir açıklık bulunmadığından ve önceden kesin saptamaların yapılması olanaklı olmadığından, bu husus her somut olayın özelliği gözönüne alınarak değerlendirilmeli ve eylemlerin “değişik zamanlarda” işlenip işlenmediği belirlenmelidir. Bu bağlamda “aynı zamanda” kavramı dar yorumlanmayarak, çok kısa zaman aralıkları da, aynı zaman dilimi olarak kabul edilmelidir. Bu bakımdan birden fazla belge üzerindeki sahteciliğin kası zaman aralıkları da, aynı zaman dilimi olarak kabul edilmelidir. Bu bakımdan birden fazla belge üzerindeki sahteciliğin kısa zaman aralıkları da, aynı zaman dilimi olarak kabul edilmelidir. Bu bakımdan birden fazla belge üzerindeki sahteciğin kısa zaman aralığında yapılmış olması ya da birden fazla sahte belgenin kısa zaman aralığında üretilmiş olması halinde de bunların aynı zamanda düzenlendiğinin, başka bir ifadeyle “değişik zamanlarda” düzenlenmediğinin kabulü zorunludur.

5237 Sayılı Yasanın 43/1. maddesinde düzenlenen zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için,

a- Aynı suçun değişik zamanlarda birden fazla işlenmesi,

b- İşlenen suçların mağdurlarının aynı kişi olması,

c- Bu suçların ayın suç işlem kararı altında işlenmesi gerekmektedir.

5237 sayılı Yasanın 43/1 maddesinin açıklığı karşısında öğretide de, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda görüş birliği bulunmaktadır.

5237 Sayılı Yasanın 43/1 maddesinin açıklığı karşısında öğretide de, zincirleme suç hükümlerinin uygulanabilmesi için suçların farklı zamanlarda işlenmesi gerektiği konusunda görüş birliği bulunmaktadır.

Nitekim 2797 sayılı Yargıtay Yasası’nın 14. maddesi uyarınca evrakta sahtecilik suçlarına ilişkin hükümlerin temyiz incelemesini yapmakla görevli olan Yargıtay 11.Ceza Dairesi de, 5237 Sayılı TCY’nın yürürlüğe girmesinden sonra, birçok kararında 765 sayılı TCY’nın 80 ve 5237 Sayılı TCY’nın 43/1 maddeleri arasında bu noktadaki farkı vurgulamakta ve aynı anda birden fazla sahte evrakın düzenlenmiş olması halinde zincirleme suç hükümlerinin uygulanamayacağını ve bu hususun temel cezanın tayininde gözönüne alınması gerektiğini vurgulamaktadır.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sanığın, katılandan aynı anda aldığı birer milyar TL bedelli iki adet çekin keşide tarihlerini değiştirerek parafladığı ve arkasını ciro ederek beraat eden diğer sanığa olan borcuna karşılık verdiğinde bir uyuşmazlık bulunmamakta, sanığın suça konu iki adet çek yaprağı üzerindeki sahteciliği de dosya içeriği karşısında aynı zaman dilimi içinde gerçekleştirdiğinin kabulü gerekmektedir.

Yapılan bu tespitten sonra lehe yasanın belirlenmesine gelindiğinde, resmi belgede sahtecilik suçunun düzenlendiği 5237 Sayılı TCY’nın 204/1 maddesinde öngörülen ceza miktarı 2 ila 5 yıl, 765 Sayılı TCY’nın 342/1 maddesinde ise 2 ila 8 yıl hapis cezasıdır. Yerel mahkeme her iki yasayı karşılaştırırken 765 sayılı TCY’nın 342/1 ve 80 ile 5237 Sayılı TCY’nın 204/1 ve 43/1 maddelerini uygulayarak 765 sayılı Yasanın lehe olduğu sonucuna ulaşmıştır. İki adet çek yaprağı üzerinde aynı zaman diliminde yapılan sahtecilikten dolayı sanık hakkında 765 sayılı TCY’nın 80. maddesinin uygulanması olanaklı ise de, 5237 Sayılı TCY’ın 43/1 maddesi, madde metninde yer alan “değişik zamanlarda” ibaresi nedeniyle uygulanmamalı, ancak bununla birlikte birden fazla çek yaprağı üzerinde sahtecilik yapılmış olması olgusu Yasanın 61. maddesi uyarınca temel cezanın belirlenmesi sırasında gözönüne alınmalıdır.

Bu itibarla, tüm bu hususların değerlendirilerek 5252 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Yasa’nın 9/3 maddesi uyarınca suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 Sayılı TCY ile sonradan yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY’nın yukarıda açıklandığı şekliyle ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle lehe yasanın yerel mahkeme tarafından tespiti gerekmektedir.

Bu itibarla Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının kabulü ile Özel Daire onama kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay C. Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 18.11.2009 gün ve 775-14327 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,

3- Manisa Ağır Ceza Mahkemesinin 21.12.2005 gün ve 402-505 sayılı hükmünün BOZULMASINA,

4- Dosyanın mahalline gönderilmesi için Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 08.06.2010 günü yapılan müzakerede oybirliği ile karar verildi.

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2010/12-74

K. 2010/243

T. 5.5.2010

• KAMBİYO SENETLERİNE MAHSUS YOL İLE YAPILAN İCRA TAKİBİ ( Borçlunun Senette Sahtecilik İddiasına Dayalı Menfi Tespit Davası Açtığı – Ceza Davasının Bulunup Bulunmadığının Araştırılacağı/Açılmış İse Bekletici Mesele Yapılacağı )

• MENFİ TESPİT DAVASI ( Borçlunun Senette Sahtecilik İddiasına Dayalı Olarak Davayı Açtığı – Ceza Davasının Bulunup Bulunmadığının Araştırılacağı/Açılmamış İse Hakimin Bilirkişinin Görüşüne Başvurması Gerektiği )

• SENETTE TAHRİFAT YAPILDIĞINA İLİŞKİN İDDİA ( Menfi Tespit Davası Açtığı – Ceza Davasının Bulunup Bulunmadığının Araştırılacağı/Açılmış İse Bekletici Mesele Yapılacağı )

• BEKLETİCİ MESELE ( Borçlunun Senette Sahtecilik İddiasına Dayalı Menfi Tespit Davası Açtığı – Ceza Davasının Bulunup Bulunmadığının Araştırılacağı/Açılmış İse Bekletici Mesele Yapılacağı )

• BİLİRKİŞİ İNCELEMESİ ( Borçlunun Senette Sahtecilik İddiasına Dayalı Menfi Tespit Davası Açtığı – Ceza Davasının Bulunup Bulunmadığının Araştırılacağı/Açılmamış İse Hakimin Bilirkişinin Görüşüne Başvurması Gerektiği )

2004/m.72

1086/m.317

5237/m.210

ÖZET : Dava, kambiyo senetlerine mahsus yolla yapılan takibe itiraza ilişkin olup; sahtelik hukuksal nedenine dayanılmıştır. Uyuşmazlık; iddianın açıklanan niteliğine göre sahtelik iddiasının mahkemece incelenmesinin gerekip gerekmediği; eldeki sahtelik itirazına konu takip dayanağı çekle ilgili olarak; davacı/borçlu tarafından açılan sahtelik hukuksal nedenine dayalı menfi tespit davasının eldeki davaya etkisinin olup olmayacağı; ayrıca sahtecilik konusunda ceza davası açılıp açılmadığının araştırılması ve sonucunun beklenmesinin gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır. Davacı/borçlu senette tahrifat olduğunu iddia ettiğine göre bu sahtecilik iddiası sebebiyle açılmış ceza davasının bulunup bulunmadığı araştırılarak, ceza dosyasında bilirkişi incelemesi yapılmasına ve tanık dinlenmesine karar verilmiş ise artık bu senede göre işlem yapamayacağından, durumu ön ( bekletici ) mesele yapıp sonucunu beklemek ve varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar vermek; eğer ceza davası açılmamış ise de icra hakiminin tahrifat ( sahtelik ) iddiasını, bilirkişi incelemesi yaptırmadan kendi görgü ve bilgisi ile çözümleyemeyeceği belirgin olmasına göre bu konuda uzman kişi veya kişilerden bilirkişi raporu alınarak sahtelik ( tahrifat ) yapılıp yapılmadığını usulünce incelemek olmalıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki takibe itiraz ( sahtelik ) davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İstanbul 6.İcra Hukuk Mahkemesince “İtirazın reddine, davacının asıl alacağın %40’ı oranında tazminat ile mahkumiyetine” dair verilen 31.10.2007 gün ve 2007/1651 E-1882 K.sayılı kararın incelenmesi davacı/borçlu vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12.Hukuk Dairesinin 28.2.2008 gün ve 2008/848-2008/3691 Sayılı ilamı ile;

( … Borçlu, alacaklı tarafından takibe konu edilen çekin keşide tarihinin 29.5.2006 ve miktarının 5.000 YTL olduğunu, ancak tahrifat yapılarak 29.5.2006 olan keşide tarihinin 28.2.2007 yazı ve rakamla yazılan 5.000 YTL miktarında 15.000 YTL olarak tahrif edildiğini düzeltmelerdeki imzaların kendisine ait olmadığını öne sürmüştür. Bu durumda, mahkemece yapılacak iş, H.U.M.K.nun 275.madde hükmü gereğince çözümü özel ve teknik bir bilgiyi gerektiren itiraz konusunda bilirkişiden mütalaa alınmak suretiyle sonuca gitmek gerekirken, mahkemece herhangi bir araştırma yaptırılmadan eksik incelemeyle yazılı şekilde itirazın reddi isabetsizdir… ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle,yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, kambiyo senetlerine mahsus yolla yapılan takibe itiraza ilişkin olup; sahtelik hukuksal nedenine dayanılmıştır.

Davacı/ciranta/borçlu alacaklı tarafından kambiyo senetlerine mahsus yolla takibe konu edilen ve takipteki şekliyle 28.2.2007 keşide tarihli 15.000 YTL bedelli imiş gibi görünen çekin cirantası olduğunu, cirantalardan Sipahi Çorap Sanayi’nden olan alacağı karşılığında verilen bu çekin gerçekte tarihinin 10.10.2006 olup, bedelinin de 5.000 YTL olduğunu, bu şekliyle çek bedelini tahsil edip, cirosunu iptal etmeden ödemeyi yapan Sipahi Çorap Sanayi temsilcisine düzenlenen yazılı “çek teslim belgesi” ile teslim ettiğini, bu ödeme ve teslimden sonra kendisinin cirosu silinmeden çek üzerindeki rakamın 15.000 YTL tarihin de 28.2.2007 şeklinde tahrif edilerek sonuçta hamil eline geçerek takibe konu edildiğini, bunun sahtecilik ve dolandırıcılık olduğunu ifadeyle takibe itiraz etmiş ve ciro silsilesi kopuk çeke dayalı kambiyo senetlerine mahsus yolla yapılan takibin iptalini ve alacaklının %40 tan aşağı olmamak üzere tazminata mahkum edilmesini istemiştir.

Davalı taraf yargılamaya katılmamış; vekili cevabında davacının iddialarının çelişkilerle dolu olduğunu, takibe konu senedin kambiyo senedi vasfında olup, ciro silsilesinde bozukluk olmadığını, davanın reddi ile davacının %40 tazminata mahkum edilmesini istemiştir.

Mahkemece hiçbir inceleme yapılmadan, getirtilen icra dosyasının ve çekin fotokopisi dosya içine alınarak, itiraz reddedilmiş; davacı/borçlu vekilinin temyizi üzerine özel dairece karar bozulmuş; özetle, davacı iddialarının araştırılması; çek üzerinde rakam, tarih ve imzaların davacıya ait olup olmadığının incelenmesi gerekirken eksik inceleme ile karar verildiği gerekçesiyle karar bozulmuştur.

Bozma sonrası yargılamada davacı/borçlu açtığı sahteliğe dayalı menfi tespit davası ile ilgili bilgileri bildirmiş; dilekçe, bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verildiğine ilişkin tutanak örneklerini eklemiş; eldeki dava için bu davanın bekletici mesele yapılmasını istemiştir.

Mahkemece davacının keşideci olmadığı, ciranta olduğu, cirosunun çizilmediği, çekin yasal unsurları taşıdığı ve kambiyo senedi niteliğinde olmakla takibe itirazın yerinde olmadığı, bozma ilamında işaret edilen çekteki yazı ve imzaların davacıya aidiyetinin araştırılması hususunun da yerinde olmadığı zira davacının ciranta olması sebebiyle çekteki yazıların onun değil keşidecinin eli ürünü olacağı, gerekçesiyle önceki kararda direnilmiştir.

Davacı/borçlu vekili; menfi tespit davasına ait tutanak ve rapor örneklerini ekleyerek, mahkemece menfi tespit davasının sonucunun beklenmesi yönündeki talepleri konusunda olumlu olumsuz bir karar verilmeden ve sahtecilik-dolandırıcılık iddiaları hakkında inceleme yapılmadan karar verilmiş olmasının bozmayı gerektirdiğini ifadeyle hükmü temyiz etmiştir.

İtiraz eden/borçlu cirantanın eldeki davadaki iddiası; aleyhine kambiyo senetlerine mahsus yolla takibe konu edilen çeki, cirantası olarak alacaklı olduğu firmadan alacak bedelini tahsil ettiği için yazılı belge karşılığı bu firmaya iade ettiği, ancak cirosunu iptal etmeyi ihmal ettiği; iadeden sonra çek üzerindeki rakam ve tarihlerde tahrifat yapılarak takibe konulduğu; böylece sahtecilik ve dolandırıcılık yapıldığı yönündedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; iddianın açıklanan niteliğine göre sahtelik iddiasının mahkemece incelenmesinin gerekip gerekmediği; eldeki sahtelik itirazına konu takip dayanağı çekle ilgili olarak; davacı/borçlu tarafından açılan sahtelik hukuksal nedenine dayalı menfi tespit davasının eldeki davaya etkisinin olup olmayacağı; ayrıca sahtecilik konusunda ceza davası açılıp açılmadığının araştırılması ve sonucunun beklenmesinin gerekip gerekmediği noktalarında toplanmaktadır.

Öncelikle belirtilmelidir ki, senede karşı mutlak def’iler senede hamil olan herkese karşı ileri sürülebilir. Senedin hükümsüzlüğünü gerektiren def’iler senet ve eklentilerinden anlaşılsın anlaşılmasın bütün ya da bir kısım sorunları bakımından hükümsüz sayılmasını gerektiren def’ilerdir. Bu def’ilerin bir kısmı mutlak, bir kısmı nisbi ( kişisel ) def’i niteliğindedir.

Hangisinin mutlak, hangisinin nisbi def’i sayılacağı, ‘görünüşe itimat ( güven )’, ‘iyiniyet’ ilkesiyle, ‘kambiyo senetlerine ilişkin işlemlerdeki emniyetin korunması’ ilkelerinden hangisine öncelik tanınacağı sorunuyla ilgilidir. Bu iki çıkarın karşılıklı olarak çatıştığı bazı durumları yasa yapıcı özel olarak ele alıp hangi çıkarın korunacağını kendisi -örneğin; T.T.K. madde 571/II, 592, B.K. madde 18/II, 505/II, MK. madde 990’da olduğu gibi- düzenlemiştir.

Kanunda öngörülüp açık bir hükümle düzenlenen bu durumların dışında gerek doktrinde ve gerekse de uygulamada “İmzanın sahte olması”, “senet metninde sahtekarlık ( tahrifat ) yapılmış olması”, “borçlunun borçlanma ehliyetinin bulunmaması”, “senette zorunlu şekil koşullarının bulunmaması”, “imza sahibinin temsil yetkisinin bulunmaması”, “senedin zamanaşımına uğramış bulunması” vb… def’iler her hamile-iyiniyetli olsa dahi- karşı ileri sürülebilen mutlak def’i olarak kabul edilmektedir.

Bu nedenledir ki, borçlunun hamil/alacaklıya karşı senet metninde sahtekarlık ( tahrifat ) iddiası mutlak def’idir ve mahkemece bu iddia incelenmelidir.

Yargısal uygulamada icra hakiminin tahrifat ( sahtelik ) iddiasını, bilirkişi incelemesi yaptırmadan kendi görgü ve bilgisi ile çözümleyemeyeceği kabul edilmektedir.

Açıklanan nedenle; Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında talebin niteliğine göre mahkemece yapılan incelemenin hükme yeterli olmadığı, sahtelik iddiasının usulünce incelenmesi gerektiği sonucuna varılmış ise de sahtelik konusunda mevcut menfi tespit davasının beklenmesi ve sahtecilik iddiası ile ceza davasının açılıp açılmadığının araştırılarak, beklenmesi konusunda görüş ayrılığı ortaya çıkmış; her iki konu ayrı ayrı ele alınarak tartışılmıştır.

Davacı/borçlu tarafından açılan menfi tespit davasının sonucunun beklenmesinin gerekip gerekmediğinin irdelenmesinde:

İcra mahkemesinde görülen eldeki dava, hukuki nitelikçe takibe itirazdır. Davacı/borçlunun hukuk mahkemesinde açtığı sahtelik davası ise gerçekte 2004 Sayılı İcra ve İflas Kanunu ( İ.İ.K.) ‘nun 72.maddesine dayalı menfi tespit davası olup; bu sebeple borçlu, hakkında başlayan icra takibinden sonra açmış olduğu bu menfi tesbit davası niteliğindeki sahtelik davası sebebiyle takibin durdurulmasını isteyemez. Zira,İİK. madde 72/III gereğince, icra takibinden sonra açılan menfi tesbit davasına bakan mahkeme ihtiyati tedbir yolu ile icra takibinin durdurulmasına karar veremez. Bu sebeple menfi tespit davasının sonucunun beklenmesine olanak bulunmamaktadır.

Hukuk Genel Kurulu’nca 28.4.2010 tarihinde yapılan ilk görüşmede mahkemece menfi tespit davasının sonucunun beklenmesine gerek bulunmadığına oybirliği ile karar verilmiş; ceza davası konusunda ise bu görüşmede çoğunluk sağlanamadığından bu husus, 5.5.2010 tarihli ikinci görüşmeye kalmıştır.

Davacı/borçlunun sahtecilik/dolandırıcılık iddiası hakkında dava açılıp açılmadığının araştırılmasının ve bu davanın sonucunun beklenmesinin gerekip gerekmediğine gelince;

1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu ( H.U.M.K.)’nun 314.maddesi:

“… Resmi ve gayrı resmi her nevi senedatın sahteliğini iddia eden kimse asıl davayı rüyet eden mahkemede bu iddiasını gerek davayı asliye ve gerek davayı hadise suretiyle ikame edebilir. Usulüne tevfikan icra kılınan tetkikat neticesinde senedin sahte olmadığına dair mahkemeden sadır olan karar kesbi katiyet ettikten sonra iş bu senet hakkında mahakimi cezaiyede dahi sahtelik iddiası mesmu olmaz.”

Hükmünü içermektedir.

Alacaklının takip konusu yaptığı senedin sahte olduğu iddiasında olan borçlu ayrıca C. Savcılığına başvurarak, sorumlular hakkında “sahtekarlık suçu”ndan dolayı soruşturma açılmasını isteyebilir ve evrakta sahtekarlık yapan kişi aleyhine ceza mahkemesinde sahtecilik davası açılmasını sağlayabilir. Eğer bu şikayet üzerine, alacaklı hakkında “sahtekarlık suçu”ndan dolayı kamu davası açılırsa ve ceza mahkemesinde “senet hakkında bilirkişi incelemesi yapılmasına” karar verilirse, davaya konu senet, ceza davası sonuçlanıncaya kadar, hiçbir işleme dayanak yapılamaz. Yani, icra takibi kendiliğinden durur.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Resmi Belge Hükmündeki Belgeler” başlıklı 210.maddesinin birinci fıkrasında yer alan;”… Özel belgede sahtecilik suçunun konusunun, emre veya hamile yazılı kambiyo senedi, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil veya vasiyetname olması halinde, resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanır.” hükmüyle, kambiyo senetlerine “resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümlerin uygulanacağı” kabul edilmiş; aynı Kanunun 204.maddesinde de resmi belgedeki sahteciliğe ilişkin müeyyide düzenlenmiştir.

Takip dayanağı senet hakkında borçlunun”sahtelik iddiası ile şikayette” bulunmasından sonra alacaklı hakkında suç duyurusunda bulunması sebebiyle “sahtecilik suçu” ndan dolayı kamu davası açılmış olması durumunda, bu davanın icra takibine etkisinin ne olacağına ilişkin açık bir yasal düzenleme 2004 Sayılı İcra ve iflas Kanunu’nda bulunmamaktadır.

Bu nedenle, 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 317.maddesinin 2. cümlesinden yararlanarak soruna bir çözüm getirmek gerektiği yargısal uygulamada kabul edilmiştir ( Hukuk Genel Kurulu’nun 22.1.2003 gün ve 2003/12-3 E.2003/28 K. ).

Nitekim, 1086 Sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 317.maddesinin;

“Sahtelik iddiası 308 inci madde ile mevaddı mütaakıbesi ahkamına tevfikan tetkik olunur. Sahteliği iddia kılınan senedin ehlihibre marifetiyle tetkik ve tatbikına ve vakayi ve hadisattan haberdar olanların istimaına karar verildiği takdirde bu kabil senedat, neticei hükme kadar bir güna muameleye esas ittihaz kılınmaz. Ancak bu senede müsteniden evvelce ittihaz edilen ihtiyati tedbirlere de halel gelmez ve ledelhace senet sahibi hukukunun muhafazası zımnında sair ihtiyati tedbirlere de tevessül edebilir.”

Şeklindeki hükmü ile de, ceza mahkemesinde dava açılmış ve o davada mahkemece sahteliği iddia edilen senet hakkında, bilirkişi incelemesi yapılmasına ve senedin yazıldığını görenlerin tanık olarak dinlenmesine karar verilmiş ise; senedin dava sonuçlanıncaya kadar hiçbir işleme dayanak yapılamayacağı, düzenlenmiştir.

Bu düzenleme karşısında takibe itiraza ilişkin davanın görülmesi aşamasında ceza davası da açılmışsa; ceza davasının sonuçlanması, takibe itiraz davası yönünden bekletici sorun olarak kabul edilmelidir.

Zira, icra mahkemeleri şikayet ve itirazları belli bir usule uyarak yargılayan ve objektif hukuk kurallarını şikayet ve itirazlara uygulamak suretiyle bunları takip hukuku bakımından kesin hükme bağlayan mahkemelerdir. Bu mahkemeler, takip hukukuna ilişkin uyuşmazlıkları çözme görevini yerine getirirken kural olarak tanık dinleyemeyeceklerinden dar ( sınırlı ) yetkili olup, sahtelik iddiasını inceleme yetkileri de genel mahkemeye göre daha kısıtlıdır. Genel mahkemeler senetteki sahtelik iddiasını yukarda içerikleri açıklanan H.U.M.K.nun 309 ve 317.maddelerinin verdiği yetkiyle daha detaylı bir biçimde inceleme olanağına sahiptir.

Tüm bu açıklamaların ışığı altında somut olay ele alındığında, mahkemece yapılacak iş; davacı/borçlu senette tahrifat olduğunu iddia ettiğine göre bu sahtecilik iddiası sebebiyle açılmış ceza davasının bulunup bulunmadığı araştırılarak, ceza dosyasında bilirkişi incelemesi yapılmasına ve tanık dinlenmesine karar verilmiş ise, H.U.M.K.nun 317.maddesine göre artık bu senede göre işlem yapamayacağından, durumu ön ( bekletici ) mesele yapıp sonucunu beklemek ve varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar vermek; eğer ceza davası açılmamış ise de icra hakiminin tahrifat ( sahtelik ) iddiasını, bilirkişi incelemesi yaptırmadan kendi görgü ve bilgisi ile çözümleyemeyeceği belirgin olmasına göre bu konuda uzman kişi veya kişilerden bilirkişi raporu alınarak sahtelik ( tahrifat ) yapılıp yapılmadığını usulünce incelemek olmalıdır.

Açıklanan tüm bu hususlar göz ardı edilerek eksik inceleme ile davanın reddine karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Direnme kararı tüm bu sebeplerle bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı/borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarda ve Özel Daire bozma kararında gösterilen tüm nedenlerden dolayı H.U.M.K.nun 429.maddesi gereğince BOZULMASINA, istenmesi halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 5.5.2010 gününde yapılan ikinci görüşmede oybirliği ile karar verildi.

T.C.

YARGITAY

19. HUKUK DAİRESİ

E. 2008/8263

K. 2009/2585

T. 2.4.2009

• MENFİ TESPİT DAVASI ( İpotek Tesis Edilirken Davacıya Baskı Yapıldığının İspat Edilemediği/Baskı Yapıldığı Kabul Edilmiş Olsa Bile İpotek Tesisinden 3 Yıl Sonra Açılan Davanın Dinlenemeyeceği )

• İPOTEK TESİSİ ( Edilirken Davacıya Baskı Yapıldığının İspat Edilemediği – Baskı Yapıldığı Kabul Edilmiş Olsa Bile İpotek Tesisinden 3 Yıl Sonra Açılan Menfi Tespit Davasının Dinlenemeyeceği )

• SAHTE HİSSE SENEDİ BASTIRIP TEDAVÜLE ÇIKARMAK ( İpotek Tesis Edilirken Davacıya Baskı Yapıldığının İspat Edilemediği – Baskı Yapıldığı Kabul Edilmiş Olsa Bile İpotek Tesisinden 3 Yıl Sonra Açılan Menfi Tespit Davasının Dinlenemeyeceği )

5237/m.157, 204, 210

ÖZET : Dava menfi tespit istemidir. Dava dışı Ö. İ U.’un davalı şirkette çalışırken şirket hisselerini sahte olarak bastırıp tedavüle çıkarması üzerine … tarihli taahhütnamenin imzalandığını, ayrıca davacının bulunduğu … tarihli protokol ile borcun teminatını teşkil etmek üzere davacıya ait taşınmaz üzerinde ipotek tesis edildiği, ipoteğin tesisinde kanuna aykırılık bulunmadığı, ipotek tesis edilirken davacıya baskı yapıldığının ispat edilemediği, baskı yapıldığı kabul edilmiş olsa bile ipotek tesisinden 3 yıl sonra açılan davanın dinlenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmesi isabetlidir.

DAVA : Taraflar arasındaki menfi tespit davasının yapılan yargılaması sonunda ilamda yazılı nedenlerden dolayı davanın reddine yönelik olarak verilen hükmün davacı vekilince duruşmalı olarak temyiz edilmesi üzerine ilgililere çağrı kağıdı gönderilmişti. Belli günde davacı vek. Av. C. A. ile davalı vek. Av. E. Ç. in gelmiş olmalarıyla duruşmaya başlanarak hazır bulunan avukatların sözlü açıklamaları dinlenildikten ve temyiz dilekçesinin süresinde olduğu anlaşıldıktan sonra dosya incelendi, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Davacı vekili, davacı, dava dışı Ö. İ.U. ve davalı arasında yapılan 14/07/2003 tarihli protokol uyarınca müvekkiline ait taşınmaz üzerinde 17/07/2003 tarihinde 200,000 TL bedelli ipotek tesis edildiğini, müvekkilinin davalıya herhangi bir borcu olmadığını, ipoteğin yasal dayanağı bulunmadığını, ipoteğin dayanağı olarak dava dışı Ömer İ. U.’un davalı şirkette sermaye piyasası uzmanı olarak çalıştığı dönemde verilen zararın gösterildiğini, davalının böyle bir zararın varlığını kanıtlayamadığını ileri sürerek müvekkilinin davalıya borçlu olmadığının tespitine, ipoteğin fekkine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili cevabında, dava dışı Ö. İ. U.’un sahte hisse senedi bastırarak kendisine çıkar sağladığının tespit edilmesi üzerine davacının bu borca kefil olduğunu ve ayrıca 08/07/2003 tarihli taahhütname uyarınca ipotek verdiğini, ipoteğin verildiği tarihten 3 yıl sonra açılan davanın dinlenemeyeceğini, müvekkili şirketin zararının karşılanmadığını belirterek davanın reddini istemiştir,

Mahkemece iddia, savunma ve toplanan delillere göre dava dışı Ö. İ U.’un davalı şirkette çalışırken şirket hisselerini sahte olarak bastırıp tedavüle çıkarması üzerine 08/07/2003 tarihli taahhütnamenin imzalandığını, ayrıca davacının bulunduğu 14/07/2003 tarihli protokol ile borcun teminatını teşkil etmek üzere davacıya ait taşınmaz üzerinde ipotek tesis edildiği, ipoteğin tesisinde kanuna aykırılık bulunmadığı, ipotek tesis edilirken davacıya baskı yapıldığının ispat edilemediği, baskı yapıldığı kabul edilmiş olsa bile ipotek tesisinden 3 yıl sonra açılan davanın dinlenemeyeceği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, hüküm davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

SONUÇ : Dosyadaki yazılara kararın dayandığı delillerle gerektirici sebeplere, delillerin takdirinde bir isabetsizlik bulunmamasına göre, davacı vekilinin yerinde görülmeyen bütün temyiz itirazlarının reddiyle usul ve kanuna uygun bulunan hükmün ONANMASINA, vekili Yargıtay duruşmasında hazır bulunan davalı yararına takdir edilen 625.00 -TL duruşma vekalet ücretinin, davacıdan alınarak, davalıya ödenmesine, aşağıda yazılı onama harcının temyiz edenden alınmasına, 02.04.2009 gününde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2008/12-77

K. 2008/90

T. 6.2.2008

• İMZAYA İTİRAZ ( İmzanın Borçluya Ait Olduğunun Alacaklı Tarafından İspat Edilmesi Gerektiği – İspat Yükü Ters Çevrilerek Kanıtlanamadığı Gerekçesiyle İtirazın Reddinin Usul ve Yasaya Aykırı Olduğu )

• İSPAT YÜKÜ ( İmzanın Borçluya Ait Olduğunun Alacaklı Tarafından İspat Edilmesi Gerektiği – İspat Yükü Ters Çevrilerek Kanıtlanamadığı Gerekçesiyle İtirazın Reddinin Usul ve Yasaya Aykırı Olduğu )

• CEZA DOSYASININ BEKLETİCİ MESELE YAPILMASI GEREKMESİ ( Ceza Dosyasında Bilirkişi İncelemesi Yaptırılmasına ve Tanık Dinlenmesine Karar Verilmişse Bu Aşamadan Sonra Artık Bu Senede Göre İşlem Yapılamayacağı Nedeniyle – İmzaya İtiraz )

1086/m. 308, 309, 317

2004/m.68, 170

5237/m.204, 210

ÖZET : Dava, icra takibine konu bonodaki imzaya, borca ve faize itiraza ilişkindir.

Senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat yükü, senedi elinde bulundurup icra takibine girişen ve imzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıdadır. Dosya kapsamından, imzaya itiraz eden borçlunun müşteki, icra takibine geçen alacaklının ise sanık olarak yargılandığı evrakta sahtecilik suçundan dolayı devam eden bir ceza davasının derdest olduğu anlaşılmaktadır. Ceza dosyasında, bilirkişi incelemesi yaptırılmasına ve tanık dinlenmesine karar verilmişse bu aşamadan sonra artık bu senede göre işlem yapılamayacağından ceza dosyası bekletici mesele olarak görülmeli ve sonucu beklenmelidir. Yerel mahkemece, bilirkişi incelemesi yaptırılan ceza dosyasının beklenmesine karar verildikten sonra bundan dönülüp, ispat külfeti de ters çevrilerek yazılı gerekçelerle davanın reddine karar verilmiş olması usul ve yasaya aykırıdır.

DAVA : Taraflar arasındaki “imzaya itiraz” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Bursa 5. İcra Hukuk Mahkemesi’nce davanın reddine dair verilen 05.03.2007 gün ve 2004174 – 20071106 sayılı kararın incelenmesi davacı/borçlu vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 12. Hukuk Dairesi’nin 27.04.2007 gün ve 2007/7322-8419 sayılı ilamı ile;

( … İİK’nun 170/3. maddesinde, inkar edilen imzanın borçluya ait olduğu “anlaşılırsa” itirazın reddine karar verileceği hüküm altına alınmıştır. Somut olayda bilirkişi tarafından düzenlenen raporda inkar edilen imzanın borçluya ait olup olmadığının tespit edilemediğinin açıklandığı görülmektedir. Bu durumda yasada öngörülen ( inkar edilen imzanın borçluya ait olduğunun anlaşılması ) koşulu gerçekleşmemiştir. Senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfeti senet elinde olup takibe başlayan ve imzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıya aittir.

İİK’ nun 170/3. maddesinin göndermesiyle uygulanması gereken aynı kanunun 68-a/4 maddesinde incelemenin nasıl yapılacağı HUMK’nun 309/2, 3, 4 ve 310, 311 ve 312. maddelerine atıf yapılarak açıklanmıştır. Yargılama sırasında borçlunun örnek imzası alınmış, ancak bilirkişi mevcut dosya kapsamına göre sonuca ulaşamamıştır. Başkaca örnek imza bulunmadığına göre itirazın kabulü ile takibin durdurulması gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsizdir … ),

Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

KARAR : Dava, İcra takibine konu bonodaki imzaya, borca, fer’ilerine ve faize itiraza ilişkindir.

Bursa 1. İcra Müdürlüğü’nün 2003/10469 sayılı İcra dosyasında; davalı alacaklı tarafından, 09.12.2003 tarihinde itiraz eden davacı/borçlu aleyhine, 19.11.2000 düzenleme, 19.12.2000 vade tarihli 2.000.000.000.- TL bedelli bonoya dayanılarak işlemiş faiz ve fer’ileri ile birlikte toplam 5.487.000.000.-TL alacağın tahsili için kambiyo senetlerine mahsus yolla takibe girişilmiş, borçluya örnek 163 ödeme emri 17.12.2003 tarihinde aynı adreste eşi imzasına tebliğ edilmiştir.

Borçlu vekili, 19.12.2003 tarihli dilekçesiyle; müvekkilinin borçlu olmadığını, senetteki imzanın borçluya ait olmadığını, konuyla ilgili olarak Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunduklarını ifadeyle, borca, faize, fer’ilerine ve takibin dayanağı olan bonodaki imzaya itirazının kabulü ile takibin iptalini ve davalının senet metnini tamamen kötü niyetle hazırlamış olması nedeniyle % 40’tan aşağı olmamak üzere kötü niyet tazminatına mahkum edilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı/alacaklı vekili ilk kez katıldığı 12.04.2005 tarihli celsede; dosya kapsamına bir diyeceği olmadığını, ayrıca ceza dosyasındaki bir beyanında imzayı inkar eden borçlunun imzayı kendisinin attığını kabul ve beyan ettiğini, ilgili tutanağın onaylı örneğini dosyaya sunacaklarını bildirmiştir.

Mahkemece, davacı/borçlu asilin imzası oturur ve ayakta olmak üzere bir sayfa alınmış ve ibraz edilen vekaletname aslı ile birlikte bilirkişiye tevdi edilerek rapor tanzimi istenmiştir. Uzman bilirkişi bu belgelerin yetersizliğini vurgulayarak kanaat bildiremeyeceğini beyanla tamamlanmasını istediği eksikleri sıralamıştır. Bu arada davacı yan, Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 20041102 Esas sayılı dosyasını delil olarak bildirmiş; dosya getirtilip incelenerek mahkemesine iade edilmiş; daha çok tatbike medar belgenin varlığından bahisle bir süre ceza yargılamasının sonucu ve rapor beklenmiş; daha sonra bundan sarfınazar edilerek bilirkişi raporu alınması yoluna gidilmiştir. Davalı alacaklı taraf yargılama aşamasında ceza dosyası içinde davacı borçlunun imzasını kabul ettiğini iddia etmiş ise de bunu bel gelememiş, mahkemece de ceza dosyası kapsamı zapta geçirilirken bu yön üzerinde durulmamıştır. Duruşma tutanağına geçirilen bilgilere göre; ceza dosyasının müştekisi “eldeki davaya konu senedin borçlu su ( davacı )”, sanığı “bu senedin alacaklısı ( davalı )”, atılı suç da “koşullu ölümle tehdit ve sahte senet düzenlemektir.

Mahkemece bilirkişinin belge eksiği nedeniyle kesin kanaat bildirememesi üzerine davacı/borçlu tarafa bu eksiklerin ikmali için kesin süre vermiş; bu sürede davacı/borçlu taraf dilekçesini verip masrafını yatırmışsa da istenen yerlerde davacının imzasını taşıyan belge olmadığı bildirilmiş; davacı taraf sonradan bildireceğini beyan ettiği noterdeki belge tarih ve numarasını da bildirmediğinden, hazır olan borçlunun yeniden imzalarının alınması yoluna da gidilmeden dava kesin mehle uyulmaması nedeniyle reddedilmiştir.

Davacı/borçlu vekilinin temyizi üzerine özel dairece bozma ilamında; İİK. 68-a/4, 170/3 ve HUMK’nun 309,310,311,312. maddelerine de atıf yapılarak, senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfetinin senet elinde olup takibe başlayan ve imzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıya ait olduğu, yargılama sırasında borçlunun örnek imzasının alındığı, ancak, bilirkişinin mevcut dosya kapsamına göre sonuca ulaşamadığı ve başkaca örnek imza da bulunmadığına göre itirazın kabulü ile takibin durdurulması gerekirken yazılı şekilde hüküm tesisi isabetsiz olduğu gerekçesiyle karar bozulmuş; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hükmü temyize davacı/itiraz eden/borçlu vekili getirmektedir.

Direnme yoluyla Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; kambiyo senedinde yer alan itiraza konu imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfetinin kimde olduğu, mahkemece ispat yükü borçluya yüklenerek kesin mehil verilmesi ve yerine getirilmediği gerekçesiyle davanın salt bu nedenle reddinin usul ve yasaya uygun olup olmadığı ve ayrıca sahtecilik iddiasıyla sürmekte olan ceza yargılamasının eldeki davaya etkisinin ne olacağı, noktalarında toplanmaktadır.

Kambiyo senetlerine dayalı olarak başlatılan takiplerde imzaya itiraz 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun ( 17.07.2003 gün ve 4949 Sayılı Kanunun 47. maddesiyle değişik ) 170. maddesinde düzenlenmiş, bu maddenin üçüncü fıkrasında aynen;

“İcra mahkemesi, 68/a maddesinin dördüncü fıkrasına göre yapacağı inceleme sonunda, inkar edilen imzanın borçluya ait olmadığına kanaat getirirse İtirazın kabulüne karar verir. İtirazın kabulü kararı ile takip durur. Alacaklının genel hükümlere göre dava açma hakkı saklıdır. İnkar edilen imzanın borçluya ait olduğu anlaşılırsa ve itiraz ile birlikte takip ikinci fıkraya göre durdurulmuşsa, borçlu sözü edilen senede dayanan takip konusu alacağın yüzde kırkından aşağı olmamak üzere inkar tazminatına ve takip konusu alacağın yüzde onu oranında para cezasına mahkum edilir ve itiraz reddedilir. Borçlu menfi tespit veya istirdat davası açarsa, hükmolunan tazminatın ve para cezasının tahsili dava sonuna kadar tehir olunur ve davanın borçlu lehine sonuçlanması halinde daha önce hükmedilmiş olan tazminat ve para cezası kalkar” hükmüne yer verilmiştir.

Bu hükümle, icra mahkemesince incelemenin aynı kanunun 68/a maddesinin dördüncü fıkrasına göre yapılacağı açıklanmıştır.

2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun 68/a maddesinin dördüncü fıkrasında ise; “İmza tatbikinde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun bilirkişiye ait hükümleri ile 309’uncu maddesinin 2’nci, 3’üncü ve 4’üncü fıkraları ve 310, 311 ve 312′ nci maddeleri hükümleri uygulanır” denilmektedir.

Anılan hükümde atıf yapılan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 308 ve devamı maddelerinde imza inkarı halinde mahkemece yapılacak usuli işlemler düzenlenmiş; 309. maddesinin 2., 3.,4. fıkralarında aynen;

Ehlihibre vasıtasiyle tahkikata karar verildiği takdirde medarı tatbik olacak yazı ve ehlihibrenin tahkikatı İcra edeceği gün hakim tarafından tayin olunur.

Mahkeme bu bapta ancak iki tarafın ittifak ettikleri her nevi evrak ile senedatı resmiyeden olan ve bir kimse tarafından hasbelmemuriye veya mahkeme huzurunda tahrir veya imza edilen evrakı tatbika esas addedebilir.

Tatbika esas ittihaz olunabilecek evrak olmadığı veyahut olup da derecei kifayede bulunmadığı takdirde ehlihibre tarafından terkip olunacak ibarelerle münkir olan kimseye yazı yazdırılarak tatbikat icra olunur” düzenlemesi yer almıştır.

Görüldüğü üzere; inkar edenin atılış tarihi itibariyle inkar edilen imzası ile yakın tarihte atılmış, uygulamaya elverişli imzalarının temin edilmesi gerekir. Uygulamaya elverişli ( tatbike medar ) belgeler, HUMK. mad. 309/3’te “ancak iki tarafın ittifak ettikleri her nevi evrak ile senedatı resmiyeden olan ve bir kimse tarafından hasbelmemuriye veya mahkeme huzurunda tahrir veya imza edilen evrakı tatbika esas addedebilir” şeklinde tahdidi olarak sayılmıştır.

Vurgulamakta yarar vardır ki, anılan belgelerin tamamlanması konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 26.04.2006 gün ve 2006/12-259 E., 2006/231 Karar sayılı kararında da açıklandığı üzere, eldeki davanın niteliği itibariyle “imzanın borçluya ait olduğunu” kanıtlama külfetinin alacaklıya ait olduğu göz ardı edilmemeli ve ispat yükünü ters çevirecek bir uygulamaya da gidilmemelidir.

Hemen burada, somut olayda da olduğu gibi takibe konu kambiyo senedindeki ( bonodaki ) imzaya itiraz eden borçlunun aynı zamanda sahtecilik iddiasıyla ceza davası açılmasını sağladığı hallerde, ceza yargılamasının “imzaya itiraz” davasına etkisi üzerinde de durulmalıdır.

1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 314. maddesinin birinci cümlesinde;

“Resmi ve gayrı resmi her nevi senedatın sahteliğini iddia eden kimse asıl davayı rüyet eden mahkemede bu iddiasını gerek davayı asliye ve gerek davayı hadise suretiyle ikame edebilir”

denilmek suretiyle, sahte bir senede dayanılarak aleyhine icra takibi yapılan borçlunun, resmi veya gayrı resmi senedin sahteliğini, açılmış bir davada hadise şeklinde ileri sürebileceği gibi, ayrı bir sahtelik davası da açabileceği kabul edilmiştir.

Böyle olunca borçlu, Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapacağı başvuru ile evrakta sahtekarlık yapan kişi aleyhine ceza mahkemesinde sahtecilik davası açılmasını sağlayabilir.

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Resmi Belge Hükmündeki Belgeler” başlıklı 210. maddesinin birinci fıkrasında yer alan;

“Özel belgede sahtecilik suçunun konusunun, emre veya hamile yazılı kambiyo senedi, emtiayı temsil eden belge, hisse senedi, tahvil veya vasiyetname olması halinde, resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümler uygulanır” hükmüyle, kambiyo senetlerine “resmi belgede sahtecilik suçuna ilişkin hükümlerin uygulanacağı” kabul edilmiş; aynı kanunun 204. maddesinde de resmi belgedeki sahteciliğe ilişkin müeyyide düzenlenmiştir.

Takip dayanağı senet hakkında borçlunun “imza itirazı” ile birlikte veya “sahtelik iddiası ile şikayette” bulunmasından sonra alacaklı hakkında suç duyurusunda bulunması nedeniyle “sahtecilik suçu”ndan dolayı kamu davası açılmış olması durumunda, bu davanın icra takibine etkisinin ne olacağına ilişkin açık bir yasal düzenleme 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nda bulunmamaktadır.

Bu nedenle, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 317. maddesinin 2. cümlesinden yararlanarak soruna bir çözüm getirmek gerektiği yargısal uygulamada kabul edilmiştir ( Hukuk Genel Kurulu’nun 22.01.2003 gün ve 2003112-3 E., 2003/28 K. ).

Nitekim, 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 317. maddesi,

“Sahtelik iddiası 308’inci madde ile mevaddı mütakıbesi ahkamına tevfikan tetbik olunur. Sahteliği iddia kılınan senedin ehlihibre marifetiyle tetkik ve tatbikına ve vakayi ve hadisattan haberdar olanların istimaına karar verildiği takdirde bu kabil senedat, neticei hükme kadar bir güna muameleye esas ittihaz kılınmaz. Ancak bu senede müsteniden evvelce ittihaz edilen ihtiyati tedbirlere de halel gelmez ve ledelhace senet sahibi hukukunun muhafazası zımnında sair ihtiyati tedbirlere de tevesül edebilir” şeklindeki hükmü ile de, hukuk ya da ceza mahkemesinde dava açılmış ve o davada mahkemece sahteliği iddia edilen senet hakkında, inkar edilen imzanın borçluya ait olup olmadığı yönünde bilirkişi incelemesi yapılmasına ve senedin yazıldığını görenlerin tanık olarak dinlenmesine karar verilmiş ise, senedin dava sonuçlanıncaya kadar hiçbir işleme dayanak yapılamayacağı düzenlenmiştir.

Bu düzenleme karşısında imzaya itiraza ilişkin davanın görülmesi aşamasında ceza davası da açılmışsa; ceza davasının sonuçlanması, imzaya itiraz davası yönünden bekletici sorun olarak kabul edilmelidir.

Zira, icra mahkemeleri şikayet ve itirazları belli bir usule uyarak yargılayan ve objektif hukuk kurallarını şikayet ve itirazlara uygulamak suretiyle bunları takip hukuku bakımından kesin hükme bağlayan mahkemelerdir. Bu mahkemeler, takip hukukuna ilişkin uyuşmazlıkları çözme görevini yerine getirirken kural olarak tanık dinleyemeyeceklerinden dar ( sınırlı ) yetkili olup, sahtelik iddiasını inceleme yetkileri de genel mahkemeye göre daha kısıtlıdır. Genel mahkemeler senetteki sahtelik iddiasını yukarıda içerikleri açıklanan HUMK’nun 309 ve 317. maddelerinin verdiği yetkiyle daha detaylı bir biçimde inceleme olanağına sahiptir.

Tüm bu açıklamaların ışığı altında somut olay ele alındığında;

İçerikleri açıklanan yasal düzenlemeler göstermektedir ki, öncelikle, inkar edilen imzanın borçluya ait olduğu anlaşılırsa itirazın reddine karar verilecek; imzanın borçluya ait olup olmadığının tespit edilemediği durumda ise yasada öngörülen “imzanın borçluya ait olduğunun anlaşılması koşulu” gerçekleşmediğinden senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfeti, senedi elinde bulundurup takibe girişen ve imzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıya düşecektir. Şu durumda, bu ispat külfetini borçluya yüklemek ve ispat edemediğinden imzaya itirazım reddetmek olanaklı değildir.

Mahkemece, bilirkişi incelemesi yaptırılmış; 12.06.2006 tarihli bilirkişi raporunda, itiraza konu 19.11.2000 tanzim ve 19.12.2000 ödeme tarihli, alacaklısı “Zeynel D.”, borçlu su “Ertuğrul B.” olan “2.000.000.000”.- TL değerinde ( 1 ) adet senet aslı ile borçlunun mukayese imzalarım havi Bursa 15. Noterliği tarafından düzenlenmiş 28.11.2000 tarih ve 45802 yevmiye nolu ( 1 ) adet “genel vekaletname” aslı ile 09.03.2004 tarihli huzurda alınmış mukayese imzaları havi ( 1 ) adet belge aslı üzerinde laboratuar ortamında fiziki, optik ve grafolojik incelemeler yapıldığı ifade edilmiş ve sonuçta da; “Tetkik konusu senet üzerinde ‘Ertuğrul B.’ adına atfen pul üzerine ve açığına atılı bulunan imzalar ile Ertuğrul B.’nin huzurda alınmış mevcut mukayese imzaları arasında yaptığını inceleme ve karşılaştırmada; mukayese imzaların az ve kifayetsiz olması, mukayese imzaların huzurda alınmış olması, huzurda alınan mukayese imzaların değiştirme gayreti içerisinde atılmış olabileceği değerlendirildiğinden söz konusu imzaların Ertuğrul B. eli ürünü olup olmadığı hususunda müspet ya da menfi bir kanaat bildirmem mümkün olamamıştır. Ancak, Ertuğrul B.’nin bol miktarda samimi ( dilekçe, başvuru formları, banka hesap kartı, noter imza sirküleri, bankamatik kartı, ehliyet, sandık seçmen listesi, vb. ) ve huzurda ( en az 2 sayfa dolusu olacak şekilde ) alınacak ilave mukayese imzalarının temin edilmesi halinde yeniden yapacağını inceleme neticesinde bir kanaat bildirmem mümkün olabilecektir” görüşü bildirilmiştir.

Bu rapor, inkar edilen imzanın borçluya ait olup olmadığı konusunda kesin bir kanaat içermemekte; istenen belgelerin tamamlanması halinde bu konuda görüş bildirilebileceğine ilişkin bulunmaktadır. Dolayısıyla, bu aşamada imzanın borçluya aidiyetinin saptanamaması söz konusu değildir. Yeterli bir inceleme yapılması durumunda imzanın borçluya ait olup olmadığının saptanması olanaklıdır.

Senette yer alan imzanın borçluya ait olduğunu ispat külfeti, senedi elinde bulundurup takibe girişen ve imzanın borçluya ait olduğunu iddia eden alacaklıda olmasına rağmen, yerel mahkemenin bu ispat külfetini ters çevirerek bilirkişinin incelenmesi gereğine işaret ettiği belgelerin sunulması yönünde borçluya kesin mehil vermesi ve mehle riayet edilmediğinden bahisle de başkaca inceleme yapmaksızın davayı reddetme si usul ve yasaya aykırıdır.

Diğer taraftan, imzaya itiraz eden borçlu itiraz dilekçesinde ceza davası açılması için başvurduğunu bildirmiş, yargılama sırasında da bu başvuru üzerine açılan ceza davası dosyası getirtilerek incelenmiştir. Mahkemece, ceza mahkemesinde görülen davanın sahtecilik suçuna ilişkin olduğu ve bu dosyada daha fazla tatbike medar belge bulunduğu da belirlendiğinden önce ceza davasında alınmasına karar verilen raporun beklenmesine karar verilmiş; sonra bundan vazgeçilerek yargılama eksik inceleme ile sonlandırılmıştır. Mahkemenin, yukarıda açıklanan hükümleri göz ardı ederek sahtecilik iddiasını inceleyen ceza mahkemesi dosyasında yapılan yargılamanın sonucunu beklemeden karar vermiş olması da usul ve yasaya uygun bulunmamıştır.

Öyleyse mahkemece yapılacak iş; ceza davasında, davacı/itiraz eden/borçlunun müşteki, alacaklının davaya konu senet nedeniyle sanık olduğunun anlaşılmasına göre, öncelikle ceza mahkemesinde görülmekte olan bu dava dosyası getirtilerek, alacaklı vekilinin borçlu tarafından imzanın kabul edildiği yönündeki iddiası da gözetilerek eldeki davaya etkisi üzerinde durmak suretiyle, böyle bir beyanın olup olmadığının araştırılması, varsa zap ta geçirilmesi, yoksa olmadığının derç edilmesi, ayrıca, davacı-borçlu asıl yeniden celp edilerek, oturarak ve ayakta çok miktarda imzasının alınması ve yazı yazdırılması, ceza dosyasındaki seçim tutanaklarının imza incelenmesinde göz önünde bulundurulması, mahkemece re’sen resmi makamlara müzekkere yazılarak davacı-borçlunun imza ve yazı örneklerinin teminine çalışılması, taraflara bu konuda yeniden mehil verilmesi, neticesine göre bilirkişi incelemesine gidilmesi aksi takdirde; ceza dosyasında bilirkişi incelemesi yapılmasına ve tanık dinlenmesine karar verilmiş ise, HUMK’nun 317. maddesine göre artık bu senede göre işlem yapamayacağından, durumu ön ( bekletici ) mesele yapıp sonucunu beklemek ve varılacak uygun sonuç çerçevesinde bir karar vermek olmalıdır.

Açıklanan tüm bu hususlar göz ardı edilerek eksik inceleme ile davanın kesin mehil nedeniyle reddine karar verilmesi ve bu kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

Direnme kararı bu nedenle bozulmalıdır.

SONUÇ : Davacı/borçlu vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının yukarıda gösterilen değişik nedenlerden dolayı HUMK’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 06.02.2008 gününde oybirliği ile karar verildi.

 

One Response to “Resmi belge hükmünde belgeler”

  1. türkan demir Says:

    Noter tarafından düzenlenen resmi vasiyetname senet ise “senede karşı senetle ispat” şartı varsa vasiyetnameye karşılık hangi senet delil olarak gösterilebilir ki? Senede karşı “tanık ” dinlenilmesinin olanağı yoksa vasiyetnamenin şekil şartlarına örneğin işlemde birlik kuralına uyulmadığı nasıl ispatlanacak? Örneğin noter vasiyetçinin evine kendi gitmemiş noterde imzaya yetkili katibini göndermiş, katip vasiyetçinin ve tanıkların imzasını almış sonra noterliğe dönüp belgeyi Noter’in kendisi imzalamış, kağıttan anlaşılmaz ki işlemde birlik yasasına uyulmadığı, noterin ve tanıkların, gönderilen katibin tanıklığıyla anlaşılır. Ama düzenleme şeklindeki vasiyetname “senettir, senede karşı senet, tanık dinlenemez ” diyorsan gerçeği nasıl bulacaksın? Tam böyle bir davamız var, noter kendisinin gitmediğini , tanıklara eve gelenin noter olmadığını söyledi ve karşı taraf senede karşı senet, tanık dinletilmesine iznimiz yoktur deyip temiyze gitti. Davamız 3, Yargıtay Hukuk’ta . Sizce bu vasiyetname senet değerindedir denilirken onu düpedüz senet saymış olabilir mi yasa koyucu? Bu saçma değil mi? Başka bir senet olamaz ki aynı güçte al bunu delil say diyelim. Siz hukukçu olarak ne dersiniz?


Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: