Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma

MADDE 109 – (1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.

(2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(3) Bu suçun;

a) Silahla,

b) Birden fazla kişi tarafından birlikte,

c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

e) Üstsoy, altsoy veya eşe karşı,

f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır.

(4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması halinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.

(5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır.

(6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2011/6-219

K. 2011/280

T. 20.12.2011

• NİTELİKLİ YAĞMA VE KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA ( Usulüne Uygun Olarak El Konulan ve İddianame İle de Zoralımına Karar Verilmesi Talep Edilen Aracın Zoralımına Karar Verileceği – Karar Verilmemesinin Aleyhe Bozma Yasağına Konu Olamayacağı )

• ARAÇ MÜSADERESİ ( Nitelikli Yağma ve Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma – Usulüne Uygun Olarak El Konulan ve İddianame İle de Zoralımına Karar Verilmesi Talep Edilen Aracın Zoralımına Karar Verilmesi Gereği – Karar Verilmemesinin Aleyhe Bozma Yasağına Konu Olamayacağı )

• ALEYHE BOZMA YASAĞI ( Müsadere Kararı Verilmemesinin Aleyhe Bozma Yasağına Konu Olamayacağının Gözetileceği )

5237/m.54, 109, 149

5271/m.307

1412/m.326

ÖZET : Sanığın nitelikli yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından mahkûmiyetine karar verilen ve suçun sübutu ile eylemlerin nitelendirilmesinde bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Somut olayda, uyuşmazlık; nitelikli yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarında kullanılan ve sanığa ait olan aracın zoralımına karar verilmemesinin, aleyhe bozma yasağına konu olup olmayacağının belirlenmesine ilişkindir.

Güvenlik tedbiri niteliğindeki zoralıma karar verilmemesi aleyhe bozma yasağına konu olamayacaktır. Ulaşılan bu sonuç nedeniyle yerel mahkemece, getirtilen trafik tescil kaydına göre sanığa ait bulunan, sanık savunmaları ve katılan beyanları doğrultusunda nitelikli yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarında kullanıldığı anlaşılan, usulüne uygun olarak el konulan ve iddianame ile de zoralımına karar verilmesi talep edilen aracın zoralımına karar verilmemesi yasaya aykırıdır.

DAVA : Sanıklar M. Ç., T. Ç., T. A., T. T., Y. A., M. N. Ö., M. K. ve Ö. Ş.’ün, nitelikli yağma suçundan 5237 sayılı TCY’nın 37/1. maddesi yollamasıyla aynı Yasanın 149/1-a-c ve 62. maddeleri uyarınca 9’ar yıl 2’şer ay hapis; kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan ise, anılan Yasanın 109/2, 109/3-a-b, 62, 53/1, 63 ve 54/1. maddeleri uyarınca 4’er yıl 2’şer ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına, mahsuba, hak yoksunluğuna, sanıklar T. A., T. T., M. Ç., T. Ç., Y. A., Ö. Ş. ve M. K.’nin tutukluluk hallerinin devamına ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunda kullanıldığı belirtilen ve sanık Y. A.’ın üzerine kayıtlı bulunan 34 … 55 plaka sayılı aracın zoralımına ilişkin, B. 8. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 28.11.2008 gün ve 106-434 sayılı hükmün sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 20.06.2011 gün ve 12421-8704 sayı ile;

“… 1- Sanıklar T. A., T. T., M. Ç., T. Ç., Ö. Ş. ve M. K. hakkında kurulan hükümlerin temyiz incelemesinde; hükmedilen cezanın türü ve süresine göre sanıklar T. ve T. savunmanının duruşmalı inceleme isteminin 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi aracılığıyla 1412 sayılı CMUK’nun 318. maddesi gereğince reddine,

Yağma suçunun geceden sayılan zaman diliminde, konutta, birden fazla kişi tarafından birlikte ve silahla işlendiğinin dosya içerisinden anlaşılması karşısında, 5237 sayılı TCK’nın 149/1. maddesinin a ve c bentlerinin yanısıra d ve h bentlerine de aykırı biçimde işlendiğinin kabulü ile 149/1. a, c, d ve h bentleri ile uygulama yapılması gerektiğinin düşünülmemesi, temel ceza belirlenirken aynı Yasanın 61. maddesi uyarınca ihlal edilen bent sayısının çokluğu da gözetilip alt sınırdan daha fazla uzaklaşılarak uygulama yapılması gerektiğinin düşünülmemesi, Beyoğlu 6. Asliye Ceza Mahkemesinin 2000/2124-2002/525 sayılı kararı ile tekerrüre esas eski hükümlülüğü bulunduğu ve koşulları oluştuğu halde sanık M. K. hakkında 5237 sayılı TCK’nın 58/6-7. maddesinin uygulanmaması, yakınan ile sanıklar M. K. ve Ö. Ş.’ün olaydan hemen sonra alınan beyanlarında sanık M.’e ait beyaz renkli Ford marka minibüse yakınanı bindirerek 2 gün boyunca boş arazide tuttuklarına ilişkin beyanları ile tüm dosya kapsamına göre, yakınana yönelik yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarında kullanılan sanık M.’e ait … plaka sayılı Ford marka aracın müsaderesine hükmolunmaması, karşı temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.

Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hâkimler kurulunun takdirine göre, sanıklar M. N. Ö., T. A., T. T., M. Ç., T. Ç., Ö. Ş. ve M. K. savunmanı ile sanık Y. A. ve savunmanının temyiz itirazları yerinde görülmemiş olduğundan reddiyle eleştiri dışında usul ve kanuna uygun olan hükmün istem gibi onanmasına,

2- Sanık Y. A. hakkında kurulan hükmün temyiz incelemesine gelince;

Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve hâkimler kurulunun takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabul ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığından, diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak;

Yakınanın alınan tüm beyanlarında, sanıklar tarafından kaçırıldığı günden sonraki iki gün boyunca beyaz renkli bir minibüs içerisinde boş arazide zorla tutulduğunu beyan etmesi ve sanıklar M. K. ile Ö. Ş.’ün sanık M.’in kullandığı kendisine ait beyaz renkli Ford marka minibüse yakınanı bindirip 2 gün boyunca boş arazide tuttuklarına ilişkin beyanları karşısında, yakınana yönelik işlenen yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarında kullanılan sanık M. adına kayıtlı 34 . 45.. plaka sayılı Ford marka aracın müsaderesi yerine sanık Y.’a ait 34 … 55 plaka sayılı BMW marka aracın, yakınana karşı işlenen suçlarda ne şekilde kullandığına ilişkin deliller denetime olanak verecek şekilde karar yerinde gösterilip tartışılmadan müsaderesine hükmolunması…”,

İsabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 19.08.2011 gün ve 119612 sayı ile;

“… İtirazın konusu; müsadere kavramının 5320 sayılı Yasamın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan CMUK’nın 326/son maddesi kapsamında kazanılmış hak oluşturup oluşturmayacağıdır.

5237 sayılı TCK’da cezalar, anılan Yasanın 45/1. maddesinde, hapis ve adli para cezası olarak öngörülmüş, müsadere ise aynı Yasanın 54, 55 ve 60. maddelerinde, ‘güvenlik tedbirleri’ başlığı altında düzenlenmiştir. TCK’da ayrıca belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakma, akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirleri, tekerrür ve özel tehlikeli suçlar, sınır dışı edilme halleri de güvenlik tedbiri olarak belirtilmiştir. Söz konusu güvenlik tedbirleri için akıl hastalarına özgü güvenlik tedbirlerinde olduğu gibi bir cezalandırma hükmü verilmesi zorunlu unsur değildir.

Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 12.12.2006 tarih ve 11-296 sayılı kararı ile ‘belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma başlığı altında yeni sistemde güvenlik tedbiri olarak düzenlenmiş bulunan ve mahkûmiyetin yasal sonucu olan bu hak mahrumiyetleri, mahkûmiyetin doğal sonucu olduğundan, kararda gösterilmemiş olsa bile hükümlü açısından kazanılmış hakka konu olamazlar, bir başka anlatımla aleyhe bozma yasağı kapsamında değerlendirilemezler;’ 11.05.2010 tarih ve 87-112 sayılı kararında, ‘müsadere bir güvenlik tedbiridir, müsaderesine karar verilecek eşyanın zoralımına karar verilmemesi veya iadeye karar verilmesi hallerinde; CMUK’nın 326. maddesinde aleyhe bozma yasağının ceza ile sınırlı olması, kuralın güvenlik tedbirlerine uygulanamayacağı belirtilerek kararın bozulmasına eşyanın müsaderesine karar verilmesi gerekmektedir’ şeklindeki tespit ve sonuçlar, güvenlik tedbirlerine hükmedilmesinin CMUK’nın 326/son maddesi kapsamında bir kazanılmış hakkı sanığa vermeyeceğine hizmet etmektedir.

O halde müsadere kurumunun bir güvenlik tedbiri olması ile ceza olarak nitelenmemiş bulunması, Ceza Genel Kurulunun belirtilen kararları karşısında karşı temyiz olmasa da bozma konusu yapılmalıdır.”

Görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire onama kararının, “sanık M.’e ait 34 .. 45 plaka sayılı Ford marka aracın müsaderesine hükmolunmaması, karşı temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır” şeklindeki cümlesi çıkarılmak suretiyle kaldırılarak, “sanık M.’e ait olan ve suçta kullanılan 34 … 45 plaka sayılı aracın müsadere edilmemesi…”,

Yönünden de bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kapsamına göre inceleme, sanık M. Ç. hakkında kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.

Sanığın nitelikli yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından mahkûmiyetine karar verilen ve suçun sübutu ile eylemlerin nitelendirilmesinde bir uyuşmazlık ve bu kabulde dosya içeriği itibarıyla herhangi bir hukuka aykırılık bulunmayan somut olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; nitelikli yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarında kullanılan ve sanığa ait olan aracın zoralımına karar verilmemesinin, aleyhe bozma yasağına konu olup olmayacağının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğinden;

B… Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamede, sanıkların mağdura karşı nitelikli yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarını işledikleri açıklandıktan sonra, sanık M. Ç.’a ait olan … plakalı beyaz renkli Ford marka aracın da yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarında kullanıldığından söz edildiği ve sevk maddeleri arasında 5237 sayılı TCY’nın 54/1-4. maddesine yer verildiği, ancak yerel mahkemece; sanık M. Ç.’ın yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından cezalandırılmasına karşın, adı geçen sanık adına kayıtlı bulunan . plaka sayılı aracın zoralım veya iadesine karar verilmediği, bunun yerine sanık Y. A.’ın üzerine kayıtlı bulunan 34 … plaka sayılı aracın müsaderesine karar verildiği anlaşılmaktadır.

Hükmün yalnızca sanık müdafii tarafından temyiz edilmiş olması karşısında, zoralım kararı verilmemesinin aleyhe bozma yasağına konu olup olmayacağının tartışılması gerekmektedir.

Aleyhe bozma yasağı; temyiz davası yalnızca sanık veya müdafii ya da sanık lehine Cumhuriyet savcısı tarafından açıldığında, sonucu sanığın aleyhine ağırlaştırıcı, diğer bir anlatımla aleyhe sonuç verici düzeltmelerin yapılamaması veya kurulacak yeni hükümdeki cezanın onun aleyhine olarak önceki hükümden daha ağır olamayacağıdır.

Latince “reformatio in pejus” olarak adlandırılan, öğreti ve uygulamada “lehe yasa yolu davası üzerine aleyhe değiştirememe zorunluluğu, aleyhe düzeltme yasağı, aleyhe bozma yasağı, aleyhe bozmama zorunluluğu, aleyhe kötüleştirememe, yaptırımı ve sonuçlarını ağırlaştıramama kuralı” olarak ifade edilen ilkenin amacı; hükmün aleyhine de bozulabileceğini düşünen sanığın, bazı olaylarda istinaf ya da temyiz yasa yoluna başvurmaktan çekinmesinin önüne geçmek, yasa yoluna başvurma hakkını daha özgürce kullanabilmesini sağlamaktır.

Bu kural, 5252 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 326. maddesinin 4. fıkrasında; “hüküm yalnız sanık tarafından veya onun lehine Cumhuriyet savcısı veya 291. maddede gösterilen kimseler tarafından temyiz edilmişse, yeniden verilen hüküm, evvelki hükümle tayin edilmiş olan cezadan daha ağır olamaz” şeklinde yasal düzenlemeye kavuşturulmuştur. Ceza yargılama hukukumuzda bu madde dışında cezayı aleyhe değiştirmeme yasağını düzenleyen başka bir hüküm de bulunmamaktadır. Buna göre ceza hukukunda genel anlamda kazanılmış hak kavramından bahsedilemeyeceği, ancak 1412 sayılı CYUY’nın 326. maddenin son fıkrası uyarınca sınırlı biçimde uygulanabilecek bir “cezayı aleyhe değiştirememe ilkesi” veya “aleyhte düzeltme yasağı”nın söz konusu olduğunun kabulü gerekmektedir.

Bu açıklamadan sonra uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir hukuki çözüme ulaşılabilmesi için, öncelikle konusu suç teşkil eden eylemlere bağlanan hukuksal sonuçları ifade eden ve “yaptırım” üst başlığı altında düzenlenen ceza ve güvenlik tedbiri kavramları üzerinde durulması gerekmektedir.

765 sayılı Türk Ceza Yasasında yaptırımların tümü “ceza” olarak öngörülmüş ve anılan Yasanın 11. maddesinde; cürümlere mahsus cezalar; “ağır hapis, hapis, ağır para, kamu hizmetlerinden yasaklılık” kabahat eylemlerinin karşılığı olarak da; “hafif hapis, hafif para, muayyen bir meslek ve sanatın tatili icrası” olarak düzenlenmiştir. Anılan Yasanın yürürlükte bulunduğu dönemde, öğretide de cezalar; “asıl cezalar, fer’i cezalar ve tamamlayıcı cezalar” olmak üzere üçe ayrılmış, tamamlayıcı cezalar; “eylemin karşılığında ve ceza hükümlülüğüne bağlı olarak yasadaki açıklama doğrultusunda ve asıl ceza yanında hükümde gösterilmesi gereken cezalardır” biçiminde tanımlanmıştır.

01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCY’nda ise yaptırımlar, “ceza” ve “güvenlik tedbirleri” adı altında yeniden düzenlenmiş, ceza olarak yalnızca hapis ve adli para cezasına yer verilmişken, güvenlik tedbiri olarak belli hakları kullanmaktan yoksun bırakılma, eşya ve kazanç müsaderesi, sınır dışı edilme, çocuklara, akıl hastalarına, mükerrirlere ve tüzel kişilere özgü güvenlik tedbirlerine yer verilmiştir.

Yasada “yaptırım” terimine yer verilmek suretiyle, konusu suç teşkil eden eylemler için yalnızca “ceza” değil, cezalarla birlikte veya ayrıca, ceza niteliği taşımayan başkaca sonuçların, yani “güvenlik tedbirlerinin” de uygulanabileceği belirtilmiş bulunmaktadır.

Güvenlik tedbirleri, 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının birinci kitap, üçüncü kısım, ikinci bölümünde, yasanın öngördüğü yaptırım sistemi içerisinde ayrı bir başlık altında düzenlenmiştir. Yasadaki düzenlemeye göre, güvenlik tedbirleri; kusurlu olmadıklarından ceza verilemeyenler için uygulanabilen bir yaptırım olmanın yanısıra, ceza sorumluluğu bulunan kişiler bakımından cezaların yanında, tehlikelilik haliyle bağlantılı ve orantılı olarak uygulanabilen, ceza sistemini tamamlamaya yönelik bir nitelik arzetmektedir.

Öğretide de güvenlik tedbirleri; “suç işleyen kişiye, suç işlemesi dolayısıyla ve suçun tekrarlanması olasılığı karşısında, gösterdiği tehlikelilik durumu göz önünde bulundurulmak suretiyle uygulanan, kendisini ve toplumu koruyucu nitelikteki ceza hukuku yaptırımlarıdır” şeklinde tanımlanmıştır.

Ceza hukukunda özgürlüğe yönelik yaptırımlar dışında, suçlulukla mücadelede etkin bir diğer yöntem de, anılan yaptırımlarla birlikte veya ayrıca hükmolunan mal varlığına yönelik yaptırımlardır. Bu yaptırımlardan birisi de eşya ve kazanç müsaderesidir.

Somut olayda uyuşmazlığın esasını oluşturan “eşya müsaderesi” 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 54. maddesinde bir güvenlik tedbiri olarak düzenlenmiş olup, bu düzenleme ile iyi niyetli üçüncü kişilere ait olmamak koşuluyla, kasıtlı bir suçun işlenmesinde kullanılan veya suçun işlenmesine özgülenen ya da suçtan meydana gelen eşyanın müsadere edileceği hüküm altına alınmıştır.

5237 sayılı TCY’nın 54. maddesinde düzenlenen eşya müsaderesinin hukuksal niteliği itibarıyla bir ceza değil güvenlik tedbiri olduğunda kuşku bulunmamaktadır.

Gerek 1412 sayılı CYUY’nın 326/4, gerekse 5271 sayılı CYY’nın 307/4. maddesinde yer alan “aleyhe bozma yasağı” yalnızca hükmolunan ceza yönünden söz konusu olup, cezalar da 5237 sayılı TCY’nın 45. maddesinde; hapis ve adli para cezaları olarak sayıldığından, cezalar arasında gösterilmeyen güvenlik tedbirleri ile diğer kurumların ve bu arada zoralım kararlarının bu kapsamda değerlendirilmeyeceği ve hükümde yaptırım olarak güvenlik tedbiri uygulamasına yer verilmemesinin sanık açısından “aleyhe bozma yasağına” konu oluşturmayacağı Ceza Genel Kurulunca duraksamasız olarak kabul edilegelmiştir.

Nitekim “Ceza Kanununda zoralımı meşru kılan başlıca sebep, zoralınacak maddenin bizatihi memnu olmasa bile suçta kullanılmış olması delaletiyle, suçlu tarafından başka suçlarda da aynı veçhile kullanılabilmesi ihtimali karşısında, fail elinde zararlı ve tehlikeli bir mahiyet almış olmasıdır. Kanundaki ‘başkasına ait olmadıkça’ kaydının tazammun edeceği maksat ve mana budur” şeklindeki Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 25.04.1983 gün ve 92-191 sayılı kararı ile “hakkı bulunmayan bir konuda zoralım kararı verilmesinin sanık aleyhine etki yapması olanaksız olduğu gibi, 5237 sayılı TCY’nda müsaderenin ceza türlerinden olmayıp güvenlik tedbiri olarak düzenlendiği de dikkate alındığında, 5271 sayılı Ceza Yargılaması Yasasının 309. maddesince yasa yararına bozma hallerinde, aleyhe değiştirmeme yasağının ‘ceza’ ile sınırlı tutuluşu karşısında, artık aleyhe sonuç doğurup doğurmaması herhangi bir önem taşımayacaktır” şeklindeki Ceza Genel Kurulunun 19.06.2006 gün ve 199-188 sayılı kararı ile bu karara atıf yapan 11.05.2010 gün, 87-112 ve 05.07.2011 gün, 119-162 sayılı kararları da bu doğrultudadır.

Niteliği itibarıyla zoralıma tabi olmayan bir eşyanın müsadere edilebilmesi için, kasten işlenen bir suçun varlığı zorunlu olmakla birlikte, bu suçtan dolayı failin cezalandırılması şart değildir. Suçun işlenmesinde kullanılan eşya, failin yaş küçüklüğü veya akıl hastalığı nedeniyle cezalandırılamadığı hallerde de müsadere edilebilecektir. Bunun yanında, zoralım kararı verilmesi gereken durumlarda bir kamu davası açılmamış veya kamu davası açılmakla birlikte müsadere isteminde bulunulmamış ya da istemde bulunulmasına karşın bu konuda bir karar verilmemiş ise, ayrı bir müsadere yargılamasına ihtiyaç duyulacağı da açıktır. Bu nedenle yasa koyucu, 5271 sayılı Ceza Yargılaması Yasasında güvenlik tedbirlerinden yalnızca eşya müsaderesine ilişkin bir yargılama usulünü düzenlemiştir.

Anılan Yasanın 256. maddesinde; “müsadere kararı verilmesi gereken hâllerde, kamu davası açılmamış veya kamu davası açılmış olup da esasla beraber bir karar verilmemiş ise; karar verilmesi için, Cumhuriyet savcısı veya katılan, davayı görmeye yetkili mahkemeye başvurabilir” hükmüne yer verilmiştir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Güvenlik tedbiri niteliğindeki zoralıma karar verilmemesi aleyhe bozma yasağına konu olamayacaktır. Ulaşılan bu sonuç nedeniyle yerel mahkemece, getirtilen trafik tescil kaydına göre sanık M. Ç.’a ait bulunan, sanık savunmaları ve katılan beyanları doğrultusunda nitelikli yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarında kullanıldığı anlaşılan, usulüne uygun olarak el konulan ve iddianame ile de zoralımına karar verilmesi talep edilen 34 … 45 plaka sayılı aracın zoralımına karar verilmemesi usul ve yasaya aykırıdır.

Bu itibarla, Yargıtay 6. Ceza Dairesinin eleştirili onama kararı isabetli olmadığından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulü ile Özel Daire onama kararının sanık M. Ç. yönünden kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün suçta kullanılan … plakalı aracın zoralımına karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan bir Genel Kurul Üyesi ise; “Yasada müsadere her ne kadar bir güvenlik tedbiri olarak düzenlenmiş ise de özünde bir ceza olması nedeniyle aleyhe bozma yasağı kapsamında değerlendirilmelidir” görüşüyle itirazın reddi yönünde karşıoy kullanmıştır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 20.06.2011 gün ve 12421-8704 sayılı onama kararının sanık M. Ç. yönünden KALDIRILMASINA,

3- B. 8. Ağır Ceza Mahkemesinin 28.11.2008 gün ve 106-434 sayılı hükmünün sanık M. Ç. yönünden BOZULMASINA,

4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 20.12.2011 günü yapılan müzakerede oyçokluğu ile karar verildi.

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2011/5-230

K. 2011/273

T. 20.12.2011

• CEZA SORUMLULUĞUNUN HATA NEDENİYLE AZALMASI VEYA ORTADAN KALKMASI ( Sanığın Ruhsal Bozukluğu Olduğunu Bildiği Mağdure İle Kaçarak Cinsel İlişkiye Girdiği – Hatanın Söz Konusu Olamayacağı/Cinsel Saldırı ve Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Eylemlerinin Gerçekleştiği )

• MAĞDURENİN RUHSAL RAHATSIZLIĞINI BİLEN SANIĞIN MAĞDURE İLE BİRDEN FAZLA KEZ CİNSEL İLİŞKİYE GİRMESİ ( Mağdurenin Mukavemet Yeteneği Bulunmadığı – Sanığın Cinsel Saldırı ve Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Eylemlerini Hataya Düşerek İşlediğinin Kabul Edilemeyeceği )

• HATA SONUCU CEZA SORUMLULUĞUNUN ORTADAN KALKMASI ( Mağdurenin Ruhsal Rahatsızlığını Bilen Sanığın Mağdure İle Kaçarak Karı Koca Hayatı Yaşadığı – Cinsel Saldırı ve Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Eylemlerini Hataya Düşerek İşlediğinin Kabul Edilemeyeceği )

• RUHSAL RAHATSIZLIĞIN ANLAŞILMASI ( Adli Tıp 6. İhtisas Kurulunun Raporunda “Mağduredeki Ruhsal Rahatsızlığın Hekim Olmayanlarca Anlaşılamayabileceği” Belirtilmişse de İbarenin “Anlaşılabileceği” Biçiminde de Yorumlanabileceği – Cinsel Saldırı/Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma )

• KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA ( Sanığın Ruhsal Bozukluğu Olduğunu Bildiği Mağdure İle Kaçarak Cinsel İlişkiye Girdiği – Adli Tıp Raporunda “Mağduredeki Ruhsal Rahatsızlığın Hekim Olmayanlarca Anlaşılamayabileceği” Belirtilmişse de İbarenin “Anlaşılabileceği” Anlamına Gelebileceği )

• CİNSEL SALDIRI ( Sanığın Ruhsal Bozukluğu Olduğunu Bildiği Mağdure İle Kaçarak Birden Fazla Kez Cinsel İlişkiye Girdiği/Mağdurenin Mukavemet Yeteneği Bulunmadığı – Mağdur Rızasının Cinsel Saldırı ve Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Eylemlerini Hukuka Uygun Hale Getirmeyeceği)

• RIZA ( Sanığın Ruhsal Bozukluğu Olduğunu Bildiği Mağdure İle Kaçarak Birden Fazla Kez Cinsel İlişkiye Girdiği/Mağdurenin Mukavemet Yeteneği Bulunmadığı – Mağdur Rızasının Cinsel Saldırı ve Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Eylemlerini Hukuka Uygun Hale Getirmeyeceği)

5237/m.30, 102, 109

ÖZET : Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunda ve cinsel saldırı suçlarında; sanığın mağduredeki hekim olmayanlarca anlaşılamayacak nitelikte bulunan rahatsızlığı bilmediği, bu bağlamda kaçınılmaz hataya düştüğü düşünülebilirse de; sanık Cumhuriyet savcılığınca alınan ifadesinde ve mahkemeye sunduğu dilekçelerde mağdurenin düzenli ilaç kullanmasını gerektiren rahatsızlığı sebebiyle ruhsal tedavi gördüğünü bildiğini belirtmektedir. Mağdure de Cumhuriyet savcılığınca alınan ifadesinde, kendisiyle ilgili herşeyi sanığa anlattığını, rahatsız olduğunu bilen sanığın “ilaçları bırak, senin ilacın da doktorun da benim” dediğini açıklanmıştır. Her ne kadar Adli Tıp 6. İhtisas Kurulunun raporunda; “mağduredeki ruhsal rahatsızlığın hekim olmayanlarca anlaşılamayabileceği” şeklindeki bir açıklamaya yer verilmiş ise de, söz konusu ibarenin “anlaşılabileceği” biçiminde de yorumlanması olanaklıdır. Kaldı ki “hekim olmayanlarca anlaşılamaz” ya da “anlaşılması olanaklı değildir” şeklinde bir tespitte de bulunulmamış olup buna bağlı olarak basiretli bir insanın anlayabileceği kabul edilmelidir.

Bu durum karşısında, rıza açıklama ehliyeti bulunmayan mağdurenin sanıkla bir yerlere gitme ve cinsel ilişkide bulunma eylemlerine rıza göstermesinin, bu eylemleri hukuka uygun hale getirmediği; sanığın, olayın hukuksal anlam ve sonuçlarını algılayıp eyleme ruhsal yönden mukavemet yeteneği bulunmayacak şekilde rahatsız olan mağdureye karşı gerçekleştirilen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve cinsel saldırı eylemlerinin hukuka aykırı olduğunu bilerek bu eylemleri gerçekleştirdiği, hataya düşmediği kabul edilmelidir.

DAVA : Sanık H.B.’nun kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan 5237 Sayılı T.C.K.nın 109/2, 3-f, 5 ve 62 nci maddeleri uyarınca 5 yıl, nitelikli cinsel saldırı suçundan ise aynı Kanunun 102/2, 3-a, 43/1 ve 62 nci maddeleri uyarınca 10 yıl 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ilişkin, İzmir 5. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 19.12.2008 gün ve 346-420 Sayılı hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 26.10.2009 gün ve 9947-11950 sayı ile;

“… Akıl hastası mağdureye C.M.K.nın 234/2 nci maddesi uyarınca işlem yapılıp, vekil atanması gerektiği gözetilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması…”,

İsabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Bozmaya uyan İzmir 5. Ağır Ceza Mahkemesince 18.6.2010 gün ve 34-133 sayıyla kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan 5237 Sayılı T.C.K.nın 109/2, 3-f, 5 ve 62 nci maddeleri uyarınca 5 yıl, nitelikli cinsel saldırı suçundan ise aynı Kanunun 102/2, 3-a, 43/1 ve 62 nci maddeleri uyarınca 10 yıl 10 ay hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve anılan Kanunun 53 üncü maddesi uyarınca hak yoksunluğuna karar verilmiştir.

Hükmün sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 5. Ceza Dairesince 29.6.2011 gün ve 5016-5024 sayı ile;

“… Sanık ve mağdurenin anlaşarak 16.9.2007 tarihinde Ankara’dan İzmir’e kaçıp beraat eden diğer sanık A.S.Ö.’ın evinde kaldıkları, buradan Muğla ve Marmaris’e gidip tekrardan İzmir’e döndükleri, bu süreç içerisinde birden fazla cinsel ilişkiye girdikleri, savunmalar ve tanık beyanlarına göre mağdurenin rızasıyla sanıkla beraber olduğu ve olayın meydana gelişi, ortaya çıkışı, şikayetin şekliyle mevcut deliller nazara alındığında somut olayda maddi zordan söz edilemeyeceği, sanığın ise mağduredeki akıl hastalığını bilmediğini ifade ederek, evlenme niyetinde olduğunu belirtip, buna dair fotoğraf ve belge sunduğu gibi, mağdurede bir psikolojik bozukluk olduğuna dair raporun da olaydan sonra 01.10.2007 tarihinde alındığı ve Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulu’nun 30.6.2008 tarihli raporunda ise var olan akıl hastalığının hekim olmayanlarca anlaşılamayabileceğinin mütalaa edildiği, bu itibarla sanığın reşit mağdurenin akıl hastası olduğunu bilerek eylemlerini gerçekleştirdiği hususunda yeterli delil bulunmadığı ve atılı suçlardan beraatine karar verilmesi gerektiği gözetilmeden yazılı gerekçelerle mahkumiyet hükmü kurulması…”,

İsabetsizliğinden oyçokluğuyla bozulmasına karar verilmiş, Daire Üyeleri B. Demirel ile M. Kundakçı;

“Mağdurenin olay esnasında fiile ruhsal yönden mukavemete muktedir olamayacak derecede ruh hastalığına musap olduğu Adli Tıp Kurumunun raporuyla sabittir.

Mağdure 02.10.2007 tarihli savcılık anlatımında; kendisiyle ilgili her şeyi sanığa anlattığını ve ruhsal yönden rahatsızlığını bildiğini beyan etmiş, yargılamada da bu anlatımını doğrulamıştır.

Sanık ise; 27.11.2007 tarihli savcılık anlatımında, mağdurenin ruhsal tedavi gördüğünü bildiğini beyan etmiş, yargılamada verdiği 18.12.2008 ve 15.06.2010 tarihli dilekçelerinde mağdurenin bazı psikolojik sorunları olduğunu ve psikolojik tedavi gördüğünü bildiğini anlatmıştır.

Mağdurenin ruhsal rahatsızlığı ve bundan kaynaklanan fiile mukavemet edememe hali sanık tarafından bilinmektedir. Esasen mağdure ile bir yıla yakın arkadaşlık yapan sanığın bunu fark etmemiş olması da düşünülemez.

Bu sebeplerle sanığın eylemine uyan 109/1, 3-f, 109/5, 102/2, 3/a, 43, 62 ve 53 üncü maddeleri uyarınca cezalandırılması gerektiği…”

Görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.

Yargıtay C.Başsavcılığı ise 18.8.2011 gün ve 24323 sayı ile;

“… 1- Yüksek Daire, sanıkla mağdurenin rızaya dayalı olarak Ankara’dan kaçarak birlikte önce İzmir İline gittikleri ve İzmir’de aynı dosyada yargılanan ve beraatine karar verilen sanık A. ve S. Ö.’ın evinde kaldıkları daha sonra da Muğla ve Marmaris’e gidip buralarda da bir müddet kaldıktan sonra tekrar İzmir İline geldikleri ve bu süreç içinde birden çok kez cinsel ilişkiye girdikleri, bu eylemlerin mağdurenin rızasıyla olmasından ve mağdurede bulunan akıl hastalığını sanığın bilerek bu eylemleri gerçekleştirdiğine dair yeterli delil bulunmadığından sanığın üzerine atılı suçlardan beraatine karar verilmesi gerektiğinden bahisle mahkumiyet kararını bozmuş ise de; bu bozma ilamı usul ve yasaya aykırıdır.

a-) Sanıkla mağdure suç konusu eylemlerden yaklaşık bir yıl önce tanışmışlar ve mağdure belli bir sürede sanığın çalışmakta olduğu sigorta şirketinde çalışmış ve daha sonra işten ayrılmıştır. Sanıkla mağdure arasındaki duygusal ilişki bu sigorta şirketindeki çalışma sırasında başlamış ve devam etmiştir. Sanıkla mağdure arasındaki bu ilişki sırasında sanık mağdurenin psikolojik olarak rahatsız olduğunu ve tedavi gördüğünü öğrenmiş ve yargılama sırasındaki beyanlarında da bu hususu bildiğini itiraf etmiştir.

Mağdurenin, suç konusu eylemler esnasında fiillere ruhsal yönden mukavemete muktedir olamayacak derecede ruh hastalığına musap olduğu İstanbul Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Dairesinin 30.6.2008 tarihli raporuyla sabittir.

Yargılama konusu olayda çözülmesi gereken sorun, sanığın suç konusu eylemleri işlerken mağdurenin akıl hastası olduğunu bilip bilmediğidir. Sanıkla mağdure suç konusu eylemlerden öncede birlikte arkadaşlık yapmış ve samimi olmuşlardır. Mağdure 2.10.2007 tarihli savcılıktaki beyanında; kendisiyle ilgili her şeyi sanığa anlattığını ve ruhsal yönden rahatsız olduğunu bildiğini belirtmiş ve sanık da mağdurenin ruhsal yönden tedavi gördüğünü bildiğini itiraf etmiştir. Mağduredeki psikolojik rahatsızlık basit bir rahatsızlık olmayıp mağdurenin vesayet altına alınmasını gerektirir nitelik ve ağırlıktadır. Sanık suç tarihi itibariyle 54 yaşlarında olup tecrübeli ve deneyimli bir yaşa sahiptir. Bu yaştaki bir insanın, uzunca bir süre arkadaşlık yaptığı mağdurede bulunan akıl hastalığını bilmemesi ve hissetmemesi hayatın olağan akışına terstir. Ayrıca gerek mağdurenin beyanları ve gerekse de sanığın itiraflarından açıkça anlaşılacağı üzere sanık mağduredeki akıl hastalığını bilmesine karşın, bu durumdan faydalanarak mağdureyi kandırarak üzerine atılı suçları işlediğinden sanığın üzerine atılı suçlardan cezalandırılmasına dair hükmün onanması yerine yazılı gerekçeyle bozulmasına karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır…”,

Görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire bozma ilamının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : İnceleme, sanık H.B. hakkında kurulan hükümlerle sınırlı olarak yapılmıştır.

Özel Daireyle Yargıtay C.Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; atılı suçlardan mahkûmiyetine hükmolunan sanığın eylemlerini 18 yaşından büyük mağdurenin akıl hastası olduğunu bilerek gerçekleştirip gerçekleştirmediğinin saptanmasıyla buna bağlı olarak eylemlerin suç teşkil edip etmediğinin belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğine göre;

1953 doğumlu sanık H.B.’nun işletme fakültesi mezunu olup, serbest mali müşavir olarak çalıştığı, 2007 yılının ilk aylarında, 1973 doğumlu ve lise mezunu olan mağdure Ö. ile bir parkta tanışıp arkadaş oldukları, sanığın çalıştığı sigorta şirketinde mağdureyi de işe aldırdığı, bir süre sonra ikisinin de işten ayrıldığı, suç tarihinden önce 2007 yılı Nisan ayında Ankara’dan İzmir’e gittikleri, mağdurenin ailesinin istemi üzerine birkaç gün sonra geri döndükleri, bu ilk eylemlerle ilgili olarak bir şikayet ve soruşturma sürecinin yaşanmadığı, suç tarihi olan 6.9.2007 tarihinde de Ankara’dan İzmir’e gittikleri, bir gün sonra mağdurenin babasının emniyete başvurarak, “kızım evden ayrılmıştır, 6 ay kadar önce onu iş bulma bahanesiyle kandıran H.B.’ndan şüpheleniyorum” şeklinde şikayette bulunduğu, 4 gün sonra yine giderek bu kez; “kızım psikiyatri tedavisi görüyor ve ilaç alıyordu, sağlığından endişe ediyorum, zorla kaçırılmıştır, İzmir’de olduklarını öğrendik” dediği ve telefon numarasını bildirdiği, bunun üzerine sanıkla mağdurenin İzmir Emniyet Müdürlüğüne çağrıldıkları, 14.9.2007 tarihinde ifadesi alınan mağdurenin; “benim sağlık durumum çok iyi, H.le rızamla kaçtım ve kendi isteğimle birlikteyim” şeklindeki anlatımı karşında sanığın serbest bırakıldığı, sanığın iki arkadaşının evinde mağdureyle birlikte toplam 7 gün kaldıktan sonra İzmir’den ayrıldıkları, önce Milas’a oradan da Muğla’ya gittikleri, bu süreçte babasının mağdureye ulaşmaya çalıştığı, yeğeni olan ve tanık olarak dinlenen Mustafa’yı Muğla’ya gönderdiği, tekrar Emniyet Müdürlüğüne gittiği, ekiplerce mağdurenin babasıyla yeğen Mustafa’nın telefon görüşmesinin tutanak altına alındığı, buna göre tanık Mustafa’nın telefonda; sanığın Ö.’i rehin tutmadığını, sadece İzmir’e geri dönmek için onu ikna etmeye çalıştıklarını ifade ettiği, telefonda polis memurlarıyla sanığın da görüştükleri, telefonda emniyet müdürlüğüne ifade vermek üzere uğraması söylenen sanığın ifade için geleceğini ama mağdureyi teslim etmeyeceğini, tanıdıklarının olduğunu söylediği, bu durumun da tutanak altına alındığı, telefon görüşmesinden sonra sanık, mağdure ve tanık Mustafa’nın İzmir’e döndükleri, bir akrabasının evinde mağdurenin ailesiyle buluştukları, burada sanığın, mağdurenin babası ve akrabaları tarafından darp edildiği, ailesine teslim edilen mağdurenin İzmir Emniyet Müdürlüğünce alınan 26.9.2007 tarihli 2. ifadesinde zorla götürüldüğünü belirttiği,

Soruşturma sürecinde sanıkla mağdurenin birden fazla cinsel ilişkide bulunduklarının belirlendiği,

Mağdurenin babası tarafından soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcılığına Ankara Numune Hastanesinin 16.6.2006 tarihli sağlık kurulu raporunun sunulduğu, bu raporda mağdurede duygu durum (duygulanım) bozukluğu olup, ilaç kullanması gerektiğinin belirtildiği,

Cumhuriyet Savcılığınca anılan raporun adli tıp uzmanı bilirkişi Fatih Şen’e yorumlatıldığı, bilirkişinin 24.9.2007 tarihli raporunda mağduredeki duygu durum bozukluğu şeklinde teşhis edilen depresyon rahatsızlığının alıkoyma ve cinsel saldırı suçları kapsamında beden ve ruh bakımından kendisini savunmaya engel teşkil edecek psikiyatrik bozukluklardan olmadığı ve kişinin kendisine yöneltilecek fiillerin kötülüğünü anlayabilmesine mani olmadığı yönünde görüş bildirdiği,

Soruşturma devam ederken mağdurenin babasının başvurusuyla Ankara 3. Sulh Hukuk Mahkemesinde vasi tayini davası açıldığı, söz konusu yargılama sırasında mağdure hakkında Ankara Numune Hastanesinin iç hastalıkları, göz, psikiyatri, nöroloji, genel cerrahi ve kulak burun boğaz hastalıkları uzmanlarının oluşturduğu heyet tarafından düzenlenen 01.10.2007 tarihli sağlık kurulu raporunun aldırıldığı, bu raporda “psikotik bozukluk ve davranım bozukluğu rahatsızlığı olup vesayet altına alınmasının gerektiği ve hastalığının sürekli olduğu” şeklinde tespitlerin yer aldığı,

Bu belirlemelere göre adli tıp uzmanı bilirkişi Fatih Şen’den alınan 19.10.2007 tarihli ek raporda; ilk teşhise ek olarak psikotik bozukluk ve atipik psikoz tanısı konan mağdurenin 5237 Sayılı T.C.K.nın 102/3-a ve 109/3-f maddeleri kapsamında beden ve ruh durumu bakımından kendini savunmaya mani olacak psikiyatrik bozukluğu olup, kendisine yöneltilecek fiillerin kötülüğünü anlayabilmesine engel olduğu görüşünün belirtildiği,

Sanık hakkında atılı suçlardan dava açıldıktan sonra yargılama aşamasında mağdurenin Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulundan da raporunun aldırıldığı, 30.6.2008 gün ve 3748 karar sayılı raporda, “mağduredeki depresyon rahatsızlığının eylem öncesi ve sonrası var olup eylemle bağlantılı olmadığı, olayın hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp fiile ruhsal yönden mukavemete muktedir olmadığı, durumunun hekim olmayanlarca anlaşılamayabileceği” şeklinde görüş bildirildiği,

Yerel mahkemece, her ne kadar Adli Tıp 6. İhtisas Kurulu raporunda rahatsızlığın hekim olmayanlarca anlaşılamayabileceği şeklinde bir açıklama var ise de, sanığın mağdurenin rahatsız olduğunu ve ilaç kullandığını bildiği kabul edilerek mahkûmiyetine karar verildiği,

Anlaşılmaktadır.

Mağdure Ö.K. kolluk görevlileri tarafından alınan 14.9.2007 tarihli ilk ifadesinde, rızasıyla kaçtığını, sağlığının iyi olduğunu daha önce de rızasıyla aynı kişiyle birlikte olduğunu bildirirken, 26.9.2007 tarihli 2. ifadesinde bu anlatımından farklı olarak zorla götürüldüğünü belirtmiş, Cumhuriyet savcılığınca alınan 2.10.2007 tarihli ifadesinde, sanıkla ne şekilde tanıştıklarını anlattıktan sonra, “…En son annemle babam pazara gitmişti evde yalnızdım beni görüşmek üzere çağırdı, ben de yanına gittim beni İzmir’e götürmek için ikna etti. İzmir’e birlikte geldik. S. Ö. isimli arkadaşının yanında bir hafta kaldık. Ailem beni aramaya başlamış, ben aileme gönüllü geldiğimi söyledim, ruhsal yönden de sıkıntılarım vardı ilaç kullanıyordum. Bu arada benim üzerimde psikolojik bir hakimiyet kurdu sertleşmeye başladı, ‘dönüp de benden şikayetçi olursan seni de kendimi de öldürürüm ailene zarar veririm’ dedi. Asayiş Kayıp Büroya birlikte gittik ben orada gönüllü olarak kaldığımı söyledim. Aslında geldiğime pişman olmuştum ancak korktuğum için bu şekilde beyanda bulundum, … Ben sanıkla ilişkiye girdiğimde kız değildim, ben kendi rızamla ilişkiye girdim, kendimle ilgili herşeyi anlatmıştım benim ruhsal yönden rahatsızlığımı biliyordu İzmir’de bana ilaçları bırakmamı söylemişti, kendisi bana ‘senin doktorun da ilacın da benim’ dedi. İzmir’de benimle zorla ters ilişkiye girdi beni tokatladı ben istemediğim halde bu şekilde ırzıma geçti. Daha önceki ilişkilerimiz rızayla olmuştur”,

Mahkemede bu anlatımından kısmen dönerek, “…Benim H.le uzun bir arkadaşlığım oldu. Bu arkadaşlığım sırasında ailem onunla görüşmemi istemiyordu, onun için de beni evden çıkarmıyorlardı. Annemin pazara gittiği gün ev telefonundan onu aradım. Buluşmak istediğimi söyledim…O zamanlar ruh sağlığım da pek yerinde değildi. Sarmaşık Kafe’de konuşmamız üzerine ‘İzmir’e gidelim’ dedi, ben de kabul ettim. Kendisi lokalda kalıyordu önce eşyalarını toparladı, sonra markete gidip benim ihtiyaçlarımı aldık ve beraber İzmir’e gittik. Ailemle de haberleşmedik. Yerimizin tespit edilmemesi için telefonlarımızı sürekli kapalı tutuyorduk. … H.’in bana karşı ve kendisiyle kaçmam konusunda herhangi bir tehditi olmadı. Bana tecavüz de etmedi. Bana teklifte bulundu. Ancak ben kabul etmedim. Bu konuda beni zorlamadı. Ailemin H.le beni görüştürmeme nedeni varmış. Ancak ben o zamanlar anlayamadım. Daha sonra yalnız kalınca anladım. H. yalan söyledi. Sert ve psikopat bir adammış. Özellikle Milas’da birlikte kaldığımızda bunu anladım. Aileme hakaretler etti, sanığın savcılık ifademde belirttiğim gibi bana tokat vurduğu doğrudur, ancak cinsel ilişki benim rızamla oldu, zorlama olmadı. Ben H.’in yanında kendi isteğimle kaldım. Beni hiçbir zaman zorlamadı”, Katılan H. K., soruşturma aşamasındaki ifadeleriyle benzer olacak şekilde mahkemede, “Sanık kızıma ‘sana iş bulacağım’ diye yaklaşarak onun beynini yıkamış. Kızım hasta olduğu için ona sürekli biz bakıyoruz. Bakma yükümlülüğümüz var. İş bulma vaadiyle yaklaşmış, arkadaşlık kurmuştur. Daha sonra kandırarak 6.9.2007 de Ankara’dan İzmir’e getirmiş ve sonra da kızım telefonla aradı. Telefonda görünen numara aracılığıyla bulundukları yeri tespit ettik. Kızımın bulunduğu yeri tespit edene kadar kızım bizi arıyor ve ‘mutluyum aramayın’ diyordu. Ancak daha sonra öğrendik ki sanık H. bu şekilde konuşması için kızımı tehdit ediyormuş. Daha sonra yeğenim M. K. aracılığıyla irtibat kuruldu ve sanık kızımı kardeşimin evine getirdi. Orada zorla teslim aldık. Hatta bizim yanımızda kızımızı zorla götürmek istedi”,

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan hakkında beraat kararı verilen sanık S. Ö., “…Eylül-2007’de benim evime geldiler ve bende 3-4 gün kadar kaldılar. Ö.’in gönüllü geldiği kapıyı açtığımda halinden belli idi. H.le elele geldiler. Bende kaldıkları sürece Ö.’i evde zorla tutma gibi bir şey olmadı…Ben yanlarında otururken ikisi gayet samimi idi. Ö., H.’e sarılır otururdu…”,

Tanık A. Ç., “…H. telefonla beni çağırdı. Bulunduğu yere gittim. Yanında şu anda huzurda bulunan Ö. de vardı. Ö. ‘kaçtım, eve gitmeyeceğim’ dedi. Ben de onu iknaya çalıştım. ‘Anneni ara evine git’ dedim, ikna ettim. Yanlarından kalktım…Halinde bir anormallik görmedim”,

Tanık V. A., “…Biz Ö.’i ikna etmeye çalıştık. Ailen arıyormuş. Ailene dön dedik. Kaçırma olayıyla ilgili bir konuşma geçmedi. Böyle bir şey olmadı. Bu görüştüğümüz sürede Ö. K.’de herhangi bir anormallik görmedim”,

Tanıklar M. ve L. Ü., “…Evde misafirimiz oldular. Bir akşam yattılar. Aynı odada yattılar. Gerek bayan gerekse sanık H. uzun zamandır tanıştıklarını evleneceklerini söylediler. Sanık H. uzun yıllardır karısından ayrı idi bu yüzden inandık, ertesi günü gittiler”,

Tanık M. K., “Mağdure Ö., amcamın kızıdır, sanık H.’in mağdureyi Ankara’dan kaçırdığını, daha sonra Çökertme Beldesine götürdüğünü öğrendim. Önce telefonla ulaştım, sanık bana ‘savcı kim, hakim kim’ gibi şeyler söyledi, soruşturmayı yürüten savcı da çağırmasına rağmen sanık gitmiyordu, akşam üzeri arabama atlayıp bizzat sanıkla mağdureyi buldum, ikna ettim, sanık H.le Ö.’i İzmir’e getirdim, Bodrum’a vardığımda sanık ve Ö. beraberdi, Ö.’e ‘nasılsın’ deyince ‘iyiyim’ dedi, fakat sanık H. yatmaya gidince ağlamaya başladı, eziyet gördüğünü, kendisini evleneceğim diye getirdiğini söyledi, ben de ‘o zaman topla eşyalarını gidelim’ dedim, bu kez de ‘ben iyiyim, daha iyisini bulamam’ gibi sözler söyledi, yani ikilemli konuştu, ruhsal durumu bozuk bir hali vardı, ayrıca korkmuştu, ‘Bunun arkası var, Muhsin Yazıcıoğlu dayısı imiş, arkası olduğunu bana söyledi’ dedi, sanık da ahkam kesiyordu, bu kişilerle konuştuğunu söylediği telefon numaralarını bizzat aradım, kendisini Muhsin Yazıcıoğlu ve Enes Öztürk olduğunu belirten kişilerle bizzat görüştüm, sanığı tanımadıklarını, ancak belki bir sergide ya da parti toplantısında kart vermiş olabileceklerini, bu kişinin dolandırıcı olabileceğini söylediler”,

Şeklinde açıklamalarda bulunmuşlardır.

Sanık Cumhuriyet savcılığınca alınan ifadesinde özetle; “Mağdure çocukken tecavüze uğramış daha sonra kadın satıcılarının eline düşmüş, kendisini bu durumdan kurtarmak ve kendime eş yapmak için arkadaşlık kurdum. Bir süre görüştük, bir gün beni yengesi aradı ‘bundan sana eş olmaz, boynuzlanırsın’ dedi, bunun üzerine ilişkimizi askıya aldım ve İzmir’e yerleşme kararı aldım. Bir gün parkta otururken mağdure telefonla aradı sonra da yanıma geldi, hatta yanımda arkadaşlarım da vardı. ‘Beni de götürmezsen kendimi öldürürüm’ dedi, arabanın altına atlayacağını söyledi, bunun üzerine birlikte İzmir’e gittik. Orada bir hafta kadar kaldık. Bir gün çantasında daha önce kendisini para karşılığı satan Şaban Horuz’un telefonunu gördüm ve ona tokat attım, bunun üzerine mağdure ailesini telefonla arayarak kendisini almalarını söylemiş, mağdure rızasıyla benimle birlikte idi ve yine rızasıyla cinsel ilişkiye girdik, kendisinin ruhsal tedavi gördüğünü biliyorum ama akıl hastası olduğunu hiç düşünmedim”,

Mahkemece alınan savunmasında da mağdureyle yaklaşık 1,5 yıldır arkadaş olduklarını, onu sigorta şirketinde işe aldırdığını, aralarında duygusal bir ilişki başladığını, İzmir’e gidişlerinin ve cinsel ilişkilerinin rızayla olduğunu belirtmiş, mağdurenin rahatsızlığıyla ilgili bir anlatımda bulunmamış, ancak kovuşturma aşamasında sunduğu dilekçelerde, mağdurenin rahatsızlığını basit bir psikolojik rahatsızlık sandığını, akıl hastası olduğunu bilmediğini, internet ve bilgisayar kullanımını kendisine öğreten mağdurenin çok normal ve akıllı bir bayan olduğunu bildirmiştir.

Uyuşmazlık konusuyla ilgili yasal düzenlemeler incelendiğinde;

5237 Sayılı Türk Ceza Yasasının “Cinsel saldırı” başlıklı 102 nci maddesinde, “(1) Cinsel davranışlarla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlal eden kişi, mağdurun şikayeti üzerine, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.

(2) Fiilin vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle işlenmesi durumunda, yedi yıldan oniki yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. Bu fiilin eşe karşı işlenmesi halinde, soruşturma ve kovuşturmanın yapılması mağdurun şikayetine bağlıdır.

(3) Suçun;

a-) Beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

… İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilen cezalar yarı oranında artırılır…”

“Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” başlıklı 109 uncu maddesinde, “(1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.

(2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(3) Bu suçun;

…f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

İşlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır.

…(5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır…”,

“Hakkın kullanılması ve ilgilinin rızası” başlıklı 26 ncı maddesinde de, “(1) Hakkını kullanan kimseye ceza verilmez.

(2) Kişinin üzerinde mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına dair olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez”,

Şeklinde düzenlemeler yer almaktadır.

26 ncı maddenin gerekçesinde ise; “…Maddenin 2. fıkrasında ilgilinin rızası hukuka uygunluk nedeni düzenlenmiştir. Söz konusu hukuka uygunluk nedeninin varlığı için, rızanın kişinin üzerinde mutlak surette tasarrufta bulunabileceği bir hakka dair olması gerekir. Keza, kişinin bu hakla ilgili olarak rıza açıklamaya ehil olması gerekir.

Madde metnindeki ‘mağdurun rızası’ ibaresi ‘ilgilinin rızası’ veya ‘kişinin rızası’ olarak değiştirilmiştir. Ceza sorumluluğunu kaldıran bir sebep olarak rıza, suçun oluşumu açısından fiilin işlenmesinden önce ve en geç işlendiği sırada açıklandığında etkili olur. Bu durumda herhangi bir mağduriyet söz konusu olmadığı için, ‘mağdur’ yerine ‘ilgili’ veya ‘kişi’ kelimesi tercih edilmiştir” açıklamalarına yer verilmiştir.

Anılan madde metni ve gerekçesine göre, ilgilinin rızası çerçevesinde işlenen eylemden dolayı kimseye ceza verilememesinin nedeni, ilgilinin rızasının işlenen fiili hukuka uygun hale getirmesidir. Bir hukuka uygunluk nedeninin varlığı halinde eylem yasal tanıma uygun olmasına rağmen hukuka aykırı kabul edilemediğinden cezalandırılmayacaktır.

Gerek öğretide gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda vurgulandığı üzere ilgilinin rızasına dayalı hukuka uygunluk nedeninin varlığı için gerekli koşullar şu şekilde sıralanabilir:

a-) İlgili kişinin suç konusu üzerinde serbestçe tasarruf hakkı olmalıdır.

b-) Rıza göstereceği hususlarda aydınlatılmış olmalıdır.

c-) Rızayı serbest olarak özgürce açıklamalıdır.

d-) Rıza baştan itibaren bulunmalı, eylemin gerçekleştirilmesinden önce veya en geç suçun işlendiği sırada açıklanmalıdır. Failin hareketini yapmasından sonra açıklanan rıza, artık rıza değil, bir icazet olacak ve eylemde hukuka uygunluk etkisi yaratmayacaktır.

e-)İlgili kişi rızaya ehil olmalıdır.

İlgili kişinin rızaya ehil olmasından iki şeyi anlamak gerekir. Birincisi, rızayı normun koruduğu hukuksal yararın sahibi açıklamalıdır. Suç işlenseydi kim suçun pasif süjesi olacak idiyse, o kişi rıza beyanında bulunmalıdır. İkincisi de, bu kimse rıza açıklama yeteneğine sahip olmalıdır. Bu sebeple rıza beyanında bulunan kimsenin akıl ve ruh sağlığı yerinde olmalı, onun rızayı açıklama yeteneğini kaldıran bir durum bulunmamalıdır. Küçüklerin rızalarının geçerli olup olmadığının takdir edilebilmesi için de, rıza gösterdikleri konunun anlam ve sonuçlarını kavrayabilecek durumda olup olmadıklarına bakılmalıdır. Kanunun bazı durumlarda yaş sınırları gözettiği de olmuştur.

Bu koşullara göre uyuşmazlığın sağlıklı bir hukuki zemine oturtulabilmesi için, akıl ve ruh hastalıkları sebebiyle fiil ehliyeti bulunmayan 18 yaşından büyüklerin cinsel dokunulmazlıkları ile bir yerde kalma ve bir yere gitme özgürlüklerinin bulunup bulunmadığının, dolayısıyla da bu konudaki rızalarının geçerli olup olmadığının belirlenmesi zorunluluğu doğmaktadır. Bunun için de Medeni Yasaya başvurulması gerekmektedir.

4721 Sayılı Medeni Kanunun 13 üncü maddesinde, yaşının küçüklüğü yüzünden veya akıl hastalığı, akıl zayıflığı, sarhoşluk ya da bunlara benzer sebeplerden biriyle akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olmayan herkesin ayırt etme gücüne sahip olduğu, 10. maddesinde, ayırt etme gücüne sahip ve kısıtlı olmayan her ergin kişinin fiil ehliyetinin bulunduğu, 11 inci maddesinde, erginliğin onsekiz yaşın doldurulmasıyla başlayacağı, 14 üncü maddesinde, ayırt etme gücü bulunmayanların, küçüklerin ve kısıtlıların fiil ehliyetinin olmadığı, 15 inci maddesinde de, kanunda gösterilen ayrık durumlar saklı kalmak üzere, ayırt etme gücü bulunmayan kimsenin fiillerinin hukuki sonuç doğurmayacağı hüküm altına alınmıştır.

Bu düzenlemelere göre, akıl ve ruh hastalıklarıyla akıl zayıflığı nedenlerinden dolayı akla uygun biçimde davranma yeteneğinden yoksun olan 18 yaşından büyüklerin cinsel dokunulmazlıkları ile bir yerde kalma ve bir yere gitme özgürlükleriyle ilgili açıkladıkları rızalarının geçerli olmadığı, buna bağlı olarak da rızalarının hukuka uygunluk nedeni olmadığı sonucuna ulaşılmaktadır.

İlgilinin rızasının hangi hallerde hukuka uygunluk nedeni olduğu konusundaki bu açıklamalardan sonra, 5237 Sayılı T.C.K.nın 30. maddesinde düzenlenen “hata” konusuna da değinmek gerekmektedir. Anılan Kanunun “Hata” başlıklı 30. maddesinde, “(1) Fiilin icrası sırasında suçun kanuni tanımındaki maddi unsurları bilmeyen bir kimse, kasten hareket etmiş olmaz. Bu hata dolayısıyla taksirli sorumluluk hali saklıdır.

(2) Bir suçun daha ağır veya daha az cezayı gerektiren nitelikli hallerinin gerçekleştiği hususunda hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.

(3) Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır.

(4) İşlediği fiilin haksızlık oluşturduğu hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, cezalandırılmaz” hükmü yer almaktadır.

Maddenin 3 üncü fıkrasına göre, kusurluluğu ortadan kaldıran ya da azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi bu hatasından yararlanacaktır. Burada hem hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarında hata hem de kusurluluğu etkileyen hata hallerinin düzenlenmiş olduğu görülmektedir.

Gelinen bu noktada uyuşmazlık konusunun çözümüne yönelik olarak hukuka uygunluk sebebinin maddi şartlarındaki hata konusu da değerlendirilmelidir.

5237 Sayılı Türk Ceza Yasasında başlıca dört hukuka uygunluk nedeninden bahsedilmektedir. Bunlar; meşru savunma, hakkın kullanılması, kanunun emrini ifa ve ilgilinin rızasıdır. Gerçekleştirdiği eylemle ilgili olarak hukuka aykırılık vasfını ortadan kaldıran bir sebebin somut olayda var olduğunu düşünen kişi, bu hususta kaçınılmaz bir hataya düşmesi halinde 5237 Sayılı T.C.K.nın 30/3 üncü maddesi gereğince sorumlu tutulamayacaktır. Meşru savunma koşullarının bulunduğu, kanun hükmünü yerine getirdiği ya da ilgilinin hukuken korunan geçerli bir rızasının olduğu gibi konularda hataya düşülmesi durumunda yanılgının kaçınılmaz olup olmadığı değerlendirilecek ve ancak kaçınılabilir bir yanılgı olduğu sonucuna varılırsa sorumluluğu cihetine gidilecektir.

Uyuşmazlık konusuyla bağlantılı olarak, 18 yaşını tamamlamış ancak rıza açıklama ehliyetine sahip bulunmayan bir kişinin, cinsel davranışlar ile bir yerde kalma ve bir yere gitme özgürlükleri yönünden açıkladığı rızasının eylemi hukuka uygun hale getirdiğinden söz edilemeyeceğinden, eylemi gerçekleştiren kişinin mağdurun rıza açıklama ehliyetinin bulunmadığını bilip bilmediğinin ve bu konuda 5237 Sayılı T.C.K.nın 30/3 üncü maddesi uyarınca hataya düşüp düşmediğinin belirlenmesi gerekecektir. Sanık, mağdurun rıza ehliyeti olmadığını bilememesi sebebiyle hukuken geçerli bir rızanın bulunduğu hususunda kaçınılmaz hataya düştüğünde bu yanılgıdan yararlanacaktır. Buna karşılık hatanın kaçınılabilir olduğu hallerde cezai sorumluluğun varlığı kabul edilecektir.

Hatanın kaçınılmaz olup olmadığının belirlenmesine yönelik olarak da kişinin bilgi düzeyi, gördüğü eğitim, içinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevre koşulları göz önünde bulundurulacaktır. Beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda olan mağdurları koruma amacına yönelik olarak istikrar kazanan Ceza Genel Kurulu ve Özel Daire uygulamalarına göre, rahatsızlığın ve rahatsızlığa bağlı rıza açıklama ehliyetinin bulunmadığının bilinmesi ya da bilinmesi kuşkusunun bulunması hallerinde kaçınılmaz hatadan söz edilmeyecek ve sanık eylemlerinden sorumlu tutulacaktır.

Bu açıklamaların ışığında somut olay değerlendirildiğinde,

Bir yıla yakın bir süredir tanışan sanıkla mağdurenin anlaşarak Ankara’dan İzmir’e gittikleri, İzmir’de bir hafta kadar kaldıktan sonra Muğla’ya geçtikleri, 6.9.2007 – 25.9.2007 tarihleri arasında birden fazla kere olmak üzere cinsel ilişkiye girdikleri, eylemlerin cebir, tehdit ya da hile olmaksızın 18 yaşından büyük mağdure Ö.’in rızasıyla gerçekleştirildiği ve mağdurenin cinsel saldırı ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarının hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp fiile ruhsal yönden mukavemete muktedir olmayacak derecede ruh hastası olduğu konularında yerel mahkeme, Özel Daire ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında bir uyuşmazlık bulunmamaktadır. Çözülmesi gereken sorun, mağdure Ö.’de var olan ve eyleme ruhsal yönden mukavemet edememe sonucunu doğuran rahatsızlığın sanık tarafından bilinip bilinmediği hususudur. Bilinememesi durumunda 18 yaşından büyük mağdurenin rızasıyla gerçekleştirdiği eylemlerin suç olmadığını düşünen sanık 5237 Sayılı T.C.K.nın 30/3 üncü maddesi uyarınca düştüğü hatadan yararlanacak ve hukuka aykırılık unsuru oluşmadığından eylem suç teşkil etmeyecektir.

İnceleme konusu olayda sanığın mağduredeki hekim olmayanlarca anlaşılamayacak nitelikte bulunan rahatsızlığı bilmediği, bu bağlamda 5237 Sayılı T.C.K.nın 30. maddesinin 3 üncü fıkrasında düzenlenen kaçınılmaz hataya düştüğü düşünülebilirse de; sanık Cumhuriyet savcılığınca alınan ifadesinde ve mahkemeye sunduğu dilekçelerde mağdurenin düzenli ilaç kullanmasını gerektiren rahatsızlığı sebebiyle ruhsal tedavi gördüğünü bildiğini belirtmektedir. Mağdure de Cumhuriyet savcılığınca alınan ifadesinde, kendisiyle ilgili herşeyi sanığa anlattığını, rahatsız olduğunu bilen sanığın “ilaçları bırak, senin ilacın da doktorun da benim” dediğini açıklanmıştır. Her ne kadar Adli Tıp 6. İhtisas Kurulunun 30.6.2008 tarihli raporunda; “mağduredeki ruhsal rahatsızlığın hekim olmayanlarca anlaşılamayabileceği” şeklindeki bir açıklamaya yer verilmiş ise de, söz konusu ibarenin “anlaşılabileceği” biçiminde de yorumlanması olanaklıdır. Kaldı ki “hekim olmayanlarca anlaşılamaz” ya da “anlaşılması olanaklı değildir” şeklinde bir tespitte de bulunulmamış olup buna bağlı olarak basiretli bir insanın anlayabileceği kabul edilmelidir. Üniversite mezunu olup kendi anlatımına göre yazarlık da yapan, mağdureyle uzun süreli yakın ilişkiye giren 54 yaşındaki sanığın, suçun devam ettiği dönemde karı koca hayatı yaşadığı mağduredeki rahatsızlığı farkedememesi olanaklı olmayıp, ilaç kullanması gereken ve ruhen sıkıntıları olduğunu söyleyen mağdurenin rahatsızlığını bildiği, mağdurenin gösterdiği rızanın geçerli olmadığı ve eylemini hukuka uygun hale getirmediği hususunda kaçınılmaz hataya düşmediği her türlü kuşkudan uzak şekilde ortadadır.

Bu durum karşısında, rıza açıklama ehliyeti bulunmayan mağdurenin sanıkla bir yerlere gitme ve cinsel ilişkide bulunma eylemlerine rıza göstermesinin, bu eylemleri hukuka uygun hale getirmediği; sanığın, olayın hukuksal anlam ve sonuçlarını algılayıp eyleme ruhsal yönden mukavemet yeteneği bulunmayacak şekilde rahatsız olan mağdureye karşı gerçekleştirilen kişiyi hürriyetinden yoksun kılma ve cinsel saldırı eylemlerinin hukuka aykırı olduğunu bilerek bu eylemleri gerçekleştirdiği, böylelikle 5237 Sayılı T.C.K.nın 30/3 üncü maddesinde tanımlanan hataya düşmediği kabul edilmelidir.

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüyle Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, hükmün esasının incelenmesi amacıyla dosyanın 14.2.2011 gün ve 27846 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6110 Sayılı Kanunun 8 inci maddesiyle değişik 2797 Sayılı Yargıtay Yasasının 14 üncü maddesine dayalı olarak Yargıtay Büyük Genel Kurulunca alınan 02.06.2011 gün ve 27952 Sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 12.05.2011 gün ve 1 Sayılı karar uyarınca Yargıtay 14. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan ondört Genel Kurul Üyesi; “Sanığın mağdurede var olan rahatsızlığı bilmemesi sebebiyle 5237 Sayılı T.C.K.nın 30/3 üncü maddesi uyarınca düştüğü kaçınılmaz hatadan yararlanması ve eylem sebebiyle cezalandırılmaması gerektiği” görüşüyle itirazın reddi yönünde karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1-) Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne,

2-) Yargıtay 5. Ceza Dairesinin 29.6.2011 gün ve 5016-5024 Sayılı kararının kaldırılmasına,

3-) Dosyanın, hükmün esasının incelenmesi için Yargıtay 14. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına tevdiine, 13.12.2011 günü yapılan ilk müzakerede yasal çoğunluk sağlanamadığından, 20.12.2011 günü yapılan 2. müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

T.C.

YARGITAY

14. CEZA DAİRESİ

E. 2011/14483

K. 2011/190

T. 12.9.2011

• ADAM KALDIRMAK SURETİYLE YAĞMA ( Sanıkların Tehdit İle Mağdura Senet İmzalattığının İddia Edildiği – Suç Niteliğini Belirleme Görevinin Ağır Ceza Mahkemesine Ait Olduğu )

• YAĞMA VE KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA ( Sanıkların Tehdit İle Mağdura Senet İmzalattığının İddia Edildiği – Suç Niteliğini Belirleme Görevinin Ağır Ceza Mahkemesine Ait Olduğunun Gözetileceği )

• GÖREVLİ MAHKEME ( Sanıkların Tehdit İle Mağdura Senet İmzalattığının İddia Edildiği – 5237 S.K. Kapsamında Yağma ve Kişi Hürriyetinden Yoksun Kılma veya 765 S.K. Kapsamında Adam Kaldırmak Suretiyle Yağma Suçunun Oluşabileceği/Ağır Ceza Mahkemesinin Görevli Olduğu )

• TEHDİT İLE SENET İMZALATMAK ( 5237 S.K. Kapsamında Yağma ve Kişi Hürriyetinden Yoksun Kılma veya 765 S.K. Kapsamında Adam Kaldırmak Suretiyle Yağma Suçunun Oluşabileceği – Ağır Ceza Mahkemesinin Görevli Olduğu )

5237/m.109, 148

765/m.498

ÖZET: Sanıkların, belirsiz bir borç iddiasıyla katılanı telefonla aratarak ayrıldığı işyerindeki bilgisayarını ve özel eşyalarını vereceği bahanesiyle çağırdıkları, taksiyle geldiğinde birkaç kişi kolundan tutup kendi araçlarına bindirdikleri anlaşma sağlanamayınca, ormanlık alana götürüp “ağaca bağlamakla, çocuğunu kaçırmakla ve ailesine zarar vermekle” tehdit ederek üç adet senedi kendisine yazdırıp imzalatarak aldıkları yapılan soruşturmada, katılanın cep telefonunun, silah ve ruhsatının, senetlerin ele geçirildiği hususlarının sübutu halinde, sanıkların davaya konu eylemlerinin 765 Sayılı Kanun kapsamında adam kaldırmak suretiyle yağma, 5237 Sayılı Kanun yönünden ise yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarını oluşturabileceği gözetilmelidir. Suç niteliğini belirleme görevinin Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu göz önüne alınmalıdır.

DAVA : Tehdit ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarından sanıklar C. A., Ü. A., İ. Ö.,T. G. ve U. Y.’un yapılan yargılamaları sonunda; atılı suçlardan beraatlerine dair Karabük 1. Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 18.11.2008 gün ve 2007/376 Esas, 2008/460 Karar sayılı hükümlerin Yargıtayca incelenmesi katılan vekili tarafından istenilmiş olduğundan dava evrakı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından tebliğnameyle Daireye gönderilmekle incelenerek gereği düşünüldü:

KARAR : Sanıkların, belirsiz bir borç iddiasıyla katılanı, sanık İ.’a telefonla aratarak ayrıldığı işyerindeki bilgisayarını ve özel eşyalarını vereceği bahanesiyle çağırdıkları, taksiyle geldiğinde birkaç kişi kolundan tutup kendi araçlarına bindirdikleri, katılanın belindeki ruhsatlı silahın sanık Ü. tarafından alındığı, araçta onu tehdit ettikleri, önce sanık C.’in bulunduğu yere götürüp onunla görüştürdükleri, anlaşma sağlanamayınca, ormanlık alana götürüp “ağaca bağlamakla, çocuğunu kaçırmakla ve ailesine zarar vermekle” tehdit ederek; sanık C. A. adına 6.000 TL’lik, sanık İ. adına 5.500 veya 5.750 TL’lik, tanık S. Ayhan adına 3.000 TL’lik olmak üzere üç adet senedi kendisine yazdırıp imzalatarak aldıkları aşamalarda katılan tarafından iddia edilmiş bulunması, tanık anlatımları, savunmalar ve dosya içeriği göz önüne alınarak sanıkların, katılanın Nokia marka cep telefonunu, cüzdanından silah ruhsatı ile 500 TL parasını da aynı tehdit altında aldıktan sonra onu bıraktıkları, katılanın olayın akabinde yürüyerek Emniyet Müdürlüğüne gelip şikayetçi olduğu, yapılan soruşturmada, katılanın cep telefonunun, silah ve ruhsatının, S. ve C. adlarına tanzim edilmiş senetlerin ele geçirildiği hususlarının sübutu halinde, sanıkların davaya konu eylemlerinin 765 Sayılı Kanun kapsamında adam kaldırmak suretiyle yağma, 5237 Sayılı Kanun yönünden ise yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçlarını oluşturabileceği gözetilerek, 5235 Sayılı Kanunun 12 nci maddesi hükmüne göre, suç tarihi de nazara alınıp yargılama yapma, suç niteliğini ve lehe yasayı belirleme görevinin yüksek dereceli Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu düşünülmeden yargılamaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması,

SONUÇ : Kanuna aykırı, katılan vekilin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden hükümlerin 5320 Sayılı Kanunun 8/1 inci maddesi de gözetilerek C.M.U.K.nun 321 inci maddesi uyarınca BOZULMASINA, temyiz harcının istenmesi halinde iadesine, 12.09.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

YARGITAY

6. CEZA DAİRESİ

E. 2007/13015

K. 2011/22634

T. 12.7.2011

• KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA ( 5237 S.K.’da Yer Alan Yağma ve Nitelikli Yağma Suçunun 765 S.K. Md. 499’da Yer Alan Suçtan Farklı Olduğu – Sanığı Eyleminin Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçunu da Oluşturacağı )

• YAĞMA ( 5237 S.K.’da Yer Alan Yağma ve Nitelikli Yağma Suçunun 765 S.K. Md. 499’da Yer Alan Suçtan Farklı Olduğu – Sanığı Eyleminin Kişiyi Hürriyetinden Yoksun Kılma Suçunu da Oluşturacağı )

• BELLİ HAKLARDAN YOKSUN BIRAKILMA ( Koşullu Salıverilen Sanık Hakkında Velayet Vesayet ve Kayyımlık Yetkileri Açısından Uygulanmayacağı )

• KOŞULLU SALIVERİLME ( Koşullu Salıverilen Sanık Hakkında Velayet Vesayet ve Kayyımlık Yetkileri Açısından Uygulanmayacağı )

5237/m.53, 109, 148, 149

765/m.499

ÖZET : 5237 Sayılı T.C.K’da yer alan yağma ve nitelikli yağma suçu ile 765 Sayılı T.C.K. Md. 499’da yer alan suçun öğelerinin farklı olduğu sanığın eyleminin kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu da oluşturduğu gözetilmelidir.

Koşullu salıverilen sanık hakkında kendi alt soyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından yoksun bırakılmanın uygulanmaması gerekir.

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve Hakimler Kurulunun takdirine göre; suçun sanık tarafından işlendiğini kabulde usul ve yasaya aykırılık bulunmadığından, diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir,

Ancak;

1- ) Olay tarihinde sanığın suç arkadaşıyla birlikte yakınanın muhasebeci olarak çalıştığı iş yerine geceleyin saat 23.30 sıralarında yağma yapmak amacıyla gelerek yakınanı zorla yere yatırıp 7 gün iş ve güçten kalacak şekilde yaraladığı, ellerini ve kollarını koli bandı ile bağlayıp hürriyetini kısıtladıklarının anlaşılması karşısında, sanığın eyleminin 765 Sayılı T.C.K.nun 499/1 fıkrasının 1. cümlesindeki suçu oluşturduğu, 5237 Sayılı T.C.K.nun 148 ve 149. maddelerinde tanımlanan yağma suçu ile 765 Sayılı T.C.K.nun 499. maddesinde yer alan suçun öğelerinin farklı olduğu, eylemin 5237 Sayılı T.C.K.nun 149/1-a, c, d ve h maddesine uyan yağma suçunun yanı sıra aynı Yasanın 109/2, 109/3-b maddelerine uyan kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu da oluşturduğu gözetilmeden yazılı biçimde uygulama yapılması,

2- ) Sanığın, T.C.K.nun 53. maddesinin 2. fıkrası uyarınca hapis cezasının infazı tamamlanıncaya kadar aynı maddenin 1. fıkrasında öngörülen hakları kullanmaktan yoksun kılınmasına, aynı maddenin 3. fıkrası uyarınca da kendi alt soyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından, söz konusu yasaklamanın koşullu salıverilen sanık hakkında uygulanmamasına karar verilmesi gerekirken, yazılı biçimde uygulama yapılması;

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, katılanlar vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükümün açıklanan sebeplerle isteme aykırı olarak BOZULMASINA, 12.07.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

One Response to “Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma”

  1. murat Says:

    ben ve nişanlımın nişanı bozuldu ve 17 gün sonra ben onun işe gittiği durağa gittim orda kendisiyle konuşup mersinden Adıyaman a geldik ancak 4 5 saat sonra ailesi savcılığa benim onu zorlana kaçırdığımı diye şikayette bulundular bu arada bende arkadaşımın evine gittik orda iki gün iki gece kaldık sonra da orda amcamın ve kendisinin de halasının evi olup geldik sabah saat 07 15 de jandarma bizi alıp karakola götürdüler orda ifademizi verdik ve nişanlımın verdiği ilk ifade ben sabah işe giderken durakta gri bir taksi de nişanlım murat vardı murat benle görüşmek istediğini söyleyip bende araca bindim sonra murat ede şahısla konuşup anlaştım murat bana evlenmek istediğini mersinde Adıyaman iline beraber gidelim dedi bende kabul ettim ve Adıyaman ili merkez ilçesi yayla konak beldesine geldik amcası hüseyin edenin evine geldik burada dört gündür murat ede ile beraber kaldım murat ede beni kaçırmadı ben kendi isteğimle geldim ve pişman değilim murat edeyi seviyorum murat bana darp ve ya cebirde de bulunmadı herhangi bir şekilde beni tehditte etmedi kendi isteğimle aileme haber vermedim ayrıldım evden ayrılırken aileme herhangi bir şey söylemedim ben kendi isteğim ile evden ayrıldım evden ayrılırken aileme herhangi bir şey söylemedim AİLEMİN murat edeyi neden şikayet ettikleri anlamadım murat beni kaçırmadı ben kendi isteğimle evden ayrıldım murat ede isimli şahıstan yada bir başka kimselerden şikayetçi ve davacı değilim hattımdan memnunum dedi başka bir diyeceğini olmadığını beyan etmesi üzerine alınan ifadesi kendisine okutuldu doğruluğunu kendi imzası ile tasdik etti . ve sonrası ailesiyle sonra görüştükten sonra bu arda dayıları ve halasıyla görüştü
    sonra döndü benden şikayetçi oldu sonra olay yeri savcısı geldi ve onu bulunduğumuz eve götürüp sonrada hastane beni de hastane ye götürdüler sonra beni nezarethaneye ertesi gün savcılığa orda benim kendisini zorlana kaçırdığı ve zorla tecavüz ettiğini 3 gün 3 gece zorlan kapı arkasında kilitlediğimi ve amcamın karısın yani halası bizi zorlan ilişkiye koyduğunu ve bizi mersinden getiren şoförün dahil şikayette bulundu beni 1ci sulh ceza mahkemesine oradan ceza evine 9 gün kaldıktan sonra beni saldılar ve şu anda yargılandığım dava ve madde 102/2 109/1-3-b sonu ne olabilir bilgileriniz için teşekkürler


Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: