Kamu görevlisinin suçu bildirmemesi

Kamu görevlisinin suçu bildirmemesi

MADDE 279 – (1) Kamu adına soruşturma ve kovuşturmayı gerektiren bir suçun işlendiğini göreviyle bağlantılı olarak öğrenip de yetkili makamlara bildirimde bulunmayı ihmal eden veya bu hususta gecikme gösteren kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Suçun, adlî kolluk görevini yapan kişi tarafından işlenmesi halinde, yukarıdaki fıkraya göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.

T.C.

YARGITAY

4. CEZA DAİRESİ

E. 2009/21017

K. 2011/21674

T. 21.11.2011

• HAKKI OLMAYAN YERE TECAVÜZ ( Köylünün Ortak Kullanım Alanı Yerlere – Muhtarın C. Başsavcılığına İhbarda Bulunmaması/Kamu Görevlisinin Suçu Bildirmemesi Suçunu Oluşturacağı )

• KAMU GÖREVLİSİNİN SUÇU BİLDİRMEMESİ SUÇU ( Köylünün Ortak Kullanım Alanı Yerlere Tecavüzlerin Önlenmesi İçin Köy Muhtarının C. Başsavcılığına İhbarda Bulunmaması )

• KÖYLÜNÜN ORTAK KULLANIM ALANINA TECAVÜZ ( Köy Muhtarının C. Başsavcılığına İhbarda Bulunmaması – Kamu Görevlisinin Suçu Bildirmemesi Suçunu Oluşturacağı )

5237/m. 154/2, 279

ÖZET : Köy muhtarı olan sanığın, köylünün ortak kullanım alanı olan yerlere tecavüzlerin önlenmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarda bulunmamasından ibaret eylemi, kamu görevlisinin suçu bildirmemesi suçunu oluşturur.

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak;

5237 sayılı TCK’nun 154/2. maddesinde; köy tüzel kişiliğine ait olup köylünün ortak yararlanmasına terk edilmiş bulunan mera, harman yeri, yol ve sulak gibi taşınmaz malların kısmen veya tamamen zapt edilmesi, bunlar üzerinde tasarrufta bulunulmasının suç olarak düzenlendiği, köy muhtarı olan sanığın, köylünün ortak kullanım alanı olan yerlere tecavüzlerin önlenmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına ihbarda bulunmamasından ibaret eyleminin, aynı yasanın 279. maddesinde düzenlenen kamu görevlisinin suçu bildirmemesi suçunu oluşturacağı gözetilmeden yetersiz gerekçelerle beraat kararı verilmesi,

SONUÇ : Yasaya aykırı ve katılanların temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 21.11.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2010/4-207

K. 2010/238

T. 30.11.2010

• YARGI GÖREVİ YAPANI ETKİLEME ( Sanıın Her Türlü Şüpheden Uzak Kesin ve Yeterli Kanıt Elde Edilememiş Olduğu Hususları Birlikte Değerlendirildiğinde Sanığın Yüklenen Suçu İşlemediğinin Kabulü Gerektiği )

• HATIRA BİNAEN YAPILAN İLTİMAS DERECESİNDE KONUŞMA ( Sanık C. Savcısı İle Hakimin Aynı Adliyede Görev Yapan Meslektaşlar Olması/Kesin ve Yeterli Kanıt Elde Edilememiş Olduğu Hususları Birlikte Değerlendirildiğinde Sanığın Yüklenen Suçu İşlemediğinin Kabulü Gerektiği – Yargı Görevi Yapanı Etkileme )

5237/m.277,279

ÖZET : Sanık Cumhuriyet savcısı ile hakimin aynı Adliyede görev yapan meslektaşlar olması sebebiyle eylemin hatıra binaen yapılan iltimas derecesinde bir konuşma olarak kabulü mümkün ise de; sanığın tüm aşamalarda hakkındaki suçlamaları reddederek, iddia olunan konuda Hakim N. K. ile görüşme yapmadığı yönündeki ısrarlı ve aşamalarda değişmeyen savunmaları ile sanığın Hakim N. K. ile görüşme yaptığına ilişkin Hakim N. K.in anlatımları dışında her türlü şüpheden uzak, kesin ve yeterli kanıt elde edilememiş olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın yüklenen suçu işlemediğinin kabulü gerekmektedir.

DAVA : Sanık Y. K.’ın yargı görevi yapanı etkileme suçundan beraatına ilişkin, Yargıtay 4. Ceza Dairesince verilen 10.6.2010 gün ve 7-19 Sayılı hüküm, Yargıtay C. savcısı tarafından atılı suçun oluştuğu gerekçesiyle temyiz edilmekle, Yargıtay C. Başsavcılığının “bozma” istekli 27.9.2010 gün ve 40554 Sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Olay tarihinde B… Cumhuriyet savcısı olarak görev yapan şüpheli Y. K.’ın, B… 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2008/297 esas sayılı dosyasında mahkeme hakiminden, hakkında tedbir kararı bulunan davaya konu taşınmazın ifraz ve parselasyonuna izin verilmesini talep edip, dava sürecini etkilemek için çaba sarf etmek suretiyle yargı görevi yapanı etkilediği iddiasıyla 5237 Sayılı T.C.K.nın 277. maddesi uyarınca cezalandırılmasına karar verilmesi istemiyle açılan kamu davasında; Yargıtay 4. Ceza Dairesince;

“… Sanığın, görülmekte olan bir dava sebebiyle yargılamayı yapan hakime iddia olunan sözleri söylediği kabul edilse dahi içeriği itibariyle ve taraflar arasında bir astlık üstlük ilişkisi bulunmamasına göre, emir verme, baskı uygulama ya da nüfuz icrası niteliğine sahip olmadığı açık olduğundan, T.C.K.nın 277. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen yargı görevini yapanı etkilemeye teşebbüs suçunun oluşmayacağı anlaşılmaktadır. Ancak eylemin, aynı adliyede görev yapan bir C. Savcısı ile hakim arasında hatıra binaen yapılan iltimas derecesinde bir konuşma olarak kabulü mümkün ise de; sanığın aşamalarda değişmeyen ısrarlı beyanlarında, Hakim N. K. ile bu konuda hiçbir görüşmesinin olmadığını, kendisiyle sosyal anlamda dahi bir yakınlıklarının bulunmadığını savunması, Hakim N. K.’in anılan dosyada görevsizlik kararı vererek el çektiği 22.7.2008 tarihi itibariyle kendisine karşı atılı suçun işlendiği yönünde herhangi bir yakınmada bulunmaması ve ancak aradan yaklaşık on aylık bir süre geçtikten sonra Adalet Müfettişlerince sanık hakkında başka bir konuda başlatılan ve disiplin cezası uygulanması görüşü ile sonuçlanan bir soruşturma sırasında tanık olarak dinlenmekte iken 11.5.2009 tarihli ifadesinde sanığın kendisini etkilemeye teşebbüs ettiğini dile getirmesi karşısında anlatımına itibar edilememiş ve bu iddiayı destekleyen başkaca kanıt bulunmadığı gözetilerek, sanığın yargı görevi yapanı etkilemeye teşebbüs suçunu işlediği yönünde her türlü kuşkudan uzak vicdani kanaate ulaşılamamış olduğundan beraatine karar vermek gerekmiştir…” gerekçesine dayalı olarak beraat kararı verilmiştir. Hüküm, Yargıtay C. Savcısı tarafından atılı suçun oluştuğu gerekçesiyle temyiz edilmiştir.

Görüldüğü gibi Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, sanığa isnat edilen yargı görevi yapanı etkileme suçunun oluşup oluşmadığına ilişkindir. İncelenen dosya içeriğine göre:

B… 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2008/297 esas sayılı dava dosyasının incelenmesinde; Dosya ekinde bulunan B… 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2.6.2008 gün ve 2008/28 değişik iş sayılı kararı ile B… İli N… İlçesi B… Mahallesinde yer alan 4197 ada, 1 parsel numaralı taşınmazın üçüncü kişilere devir ve temlikinin önlenmesi için ihtiyati tedbire karar verildiği,

B… 1. Asliye Hukuk Mahkemesine sunulan 6.6.2008 tarihli dava dilekçesi ile davacılar İ. B. ve D… Rulman Gıda Tic. ve San. A.Ş. vekili tarafından davalı M. B. aleyhine açılan tapu iptali tescil veya alacak davası ile davaya konu B… İli N… İlçesi B… Mahallesinde bulunan 4197 ada, 1 parsel sayılı 1543/2399 hisse itibarıyla M. B. ve 856/2399 hisse itibariyle E… A. U. Fabrikaları A.Ş. adına kayıtlı 21364 m² yüzölçümlü taşınmazın tapu kaydının iptali ile davacılar adına tescilinin, bunun mümkün olmaması halinde ise, 7.442.660 TL’nın davacılara ödenmesi ve 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilmiş olan 2008/28 değişik iş sayılı ihtiyati tedbir kararının devamına karar verilmesinin istendiği,

Esas defterinin 2008/297 sırasına kaydedilen dava dilekçesi üzerine 12.6.2008 tarihinde düzenlenen tensip tutanağı ile taraflara delil ibrazı için süre verilip, davaya konu taşınmaza ait tapu kaydı ve krokisinin istenip, duruşmanın 22.7.2008 günü yapılmasının kararlaştırıldığı,

N… Tapu Sicil Müdürlüğü tarafından B… 2. Asliye Hukuk Mahkemesine yazılan, anılan mahkeme tarafından ise esas hakkında dava açıldığından söz edilerek 1. Asliye Hukuk Mahkemesine gönderilen 18.6.2008 tarihli yazı ile N… Belediyesi’nin 5.3.2008 tarihli Encümen Kararı ve N… Kadastro Müdürlüğünün 10.6.2006 tarihli değişiklik beyannamesi uyarınca M. B. hissesi üzerinde tedbir bulunan davaya konu taşınmazın ifraz ve taksiminin talep edildiği belirtilerek, tedbir şerhi yönünden muvafakat bulunup bulunmadığının sorulduğu, mahkemece aynı yazı üzerine Hakim-29875 imzasıyla, “Tedbirin devamı şartıyla ifrazında mahkememizce sakınca yoktur, 24.6.2008” şerhi not edildikten sonra N… Tapu Sicil Müdürlüğüne yazılan 24.6.2008 tarihli yazı ile davaya konu taşınmazda, “Davalı M. B. hissesine konulan ihtiyati tedbirin taşınmazın ifrazı sonucu oluşacak yeni parsellere aynen uygulanmak şartıyla, taşınmazın ifrazı ve taksiminde mahkeme dosyası yönünden sakınca bulunmadığının” bildirildiği,

N… Tapu Sicil Müdürlüğünün 1.7.2008 tarihli cevabi yazısında, muvafakat yazısına istinaden yapılan ifraz ve taksim sonucunda üç parsele ayrılan taşınmazlardan 4197 ada 5 parselde kayıtlı 5000 m² ve 7 parselde kayıtlı 9000 m²’lik bölümlerin E… A. U. Fabrikaları A.Ş., 6 parselde kayıtlı 7364,68 m²’lik kısmının da M. B. adına tescil edilip tedbirin M. B. adına isabet eden 6 Sayılı parselde aynen devam ettiğinin açıklandığı, anılan cevabi yazı üzerine mahkemece “Hakim- 29875” imzasıyla “Dava konusu taşınmaz toplam 21864,68 m² olup tapu kaydına göre 1543/2399 pay M. B. adına kayıtlı iken ifraz sırasında M. B.nun hisseleri oranında tedbirin devamı doğrultusunda parsellerin oluşturulması gerekirken paylara göre ayrılarak, ancak 13741,43 m²’nin M. B. adına tescili yapılmayarak 7364,68 m²’lik kısmın tescil edilmesi, geri kalan parsellerde hisse kaydırılması yapılmış olduğundan oluşan 5 ve 7 parseller üzerine de tedbir konulması” şeklinde açıklama yazılarak, aynı hususta kaleme alınan 1.7.2008 tarihli müzekkerenin N… Tapu Sicil Müdürlüğüne gönderildiği,

2.7.2008 tarihinde davalı ve üçüncü kişi vekilinin ihtiyati tedbire itirazlarının duruşmada değerlendirilmesine ilişkin ek tensip tutanağı düzenlenerek 9.7.2008 tarihinin duruşma günü olarak belirlendiği,

9.7.2008 tarihli duruşmada davaya konu taşınmazlar üzerindeki takyitlere ilişkin borç miktarının tespiti için müzekkere yazılmasına ve davaya konu taşınmazların değerinin tespiti için keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasına karar verilerek duruşmanın 22.7.2008 gününe ertelendiği, 15.7.2008 günü keşif ve bilirkişi incelemesinin yapıldığı,

22.7.2008 tarihli celsede davalı tarafın işbölümü ilk itirazı kabul edilerek dosyanın talep halinde davaya bakmaya görevli B… Nöbetçi Asliye Ticaret Mahkemesine gönderilmesine karar verildiği, B… 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2008/413 esas sayılı dava dosyasının incelenmesinde ise; Talep üzerine gönderilen ve B… 1. Asliye Ticaret Mahkemesi’nin 2008/413 esasına kaydedilen dava ile ilgili olarak kaleme alınan 6.8.2008 tarihli tensip kararı uyarınca, diğer hususlar yanında, ifraz sonucu oluşan tapu kaydına göre dava dışı E… A. U. Fabrikaları A.Ş. adına kayıtlı 4197 ada 5 ve 7 parsel sayılı taşınmazlar üzerindeki B… 2. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından 2.6.2008 gün ve 2008/28 değişik iş sayılı karar ile konulan ihtiyati tedbir kararının kaldırılmasına, M. B. adına kayıtlı 4197 ada 6 parsel sayılı taşınmaz üzerindeki tedbir şerhinin ise ihtiyati tedbir niteliğinde olmak üzere tapu kaydına ihtiyati haciz şerhi konulmasına karar verilip, 7.11.2008 tarihinin duruşma günü olarak kararlaştırıldığı,

20.8.2008 tarihli ara kararı ile B… İli N… İlçesi B… Mahallesinde bulunan davalı, E… A. U. Fabrikaları A.Ş. adına kayıtlı 4197 ada 7 parsel sayılı taşınmaz üzerine ihtiyati haciz kararı konulmasına karar verildiği,

7.11.2008 tarihli celsede delil ibrazı için taraflara süre verilip duruşmanın 20.1.2009 gününe talik edildiği, 29.12.2008 tarihinde dosya üzerinde yapılan inceleme sonucunda her iki taraf vekilinin ihtiyati tedbirle ilgili taleplerinin heyet tarafından incelenerek reddedildiği, 20.1.2009 tarihli celsede taraflara bilirkişi seçimiyle ilgili mehil verilip duruşmanın 24.3.2009 gününe bırakıldığı, 29.1.2009 tarihinde dosya üzerinde heyet tarafından yapılan inceleme neticesinde davacılar vekilinin 5 numaralı parsele yeniden haciz konulması isteminin reddine, dosyadaki “tutanaktır” başlıklı belge aslının sonradan doldurulup doldurulmadığının tespiti bakımından Adli Tıp Kurumu Başkanlığından rapor alınmasına karar verildiği, 24.3.2009 tarihli duruşmada Adli Tıp Kurumu Başkanlığına yazılan müzekkere cevabının beklenmesine karar verilerek duruşmanın 9.6.2009 gününe talik edildiği, mahkemenin 26.5.2010 tarihli kararı ile davacı tarafından açılan tapu iptali ve tescil davasının esas yönünden reddine karar verildiği, Anlaşılmaktadır.

Tanık H. K. yargılama aşamasındaki anlatımında özetle; B… Adliyesinde 2. Asliye Ticaret Mahkemesi hakimi olarak görev yaptığını, olay tarihi olarak bildirilen 2008 yılı adli tatilinde nöbetçi hakim olarak çalıştığından B… Adli Yargı Adalet Komisyonu Başkanlığınca B… 1. Asliye Ticaret Mahkemesinde üye hakim olarak görevlendirildiğini, bu sürede mahkemeye intikal eden veya yapılan başvurular üzerine mahkeme heyetince birlikte ilgili dava dosyalarını inceleyerek kanıt durumuna uygun olarak kararlar verildiğini, bu kararların verilmesi sırasında aynı adliyede çalışan savcı Y. K. tarafından kesinlikle dosyalarla ilgili bir görüşme talebinde bulunulmadığını ve bu konuda tarafına hiç birşey söylenmediğini belirtmiş,

Tanık M. P. yargılama aşamasındaki anlatımında özetle; B… Adliyesinde 1. Ticaret Mahkemesi hakimi olarak görev yaptığını, 2008 yılı adli tatilinde nöbetçi hakim olarak kaldığından mahkeme başkanı olarak görev yaptığını, ihtiyati tedbir talepleri konusundaki görüşmeleri heyet olarak yaparak karara bağladıklarını, Savcı Y. K.’ı aynı adliyede çalışıyor olmaları sebebiyle tanıdığını, dosyalar konusunda kendisiyle görüşme talebinin olmadığını, M. B. ile ilgili dava dosyasının B… 1. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından iş bölümü itirazı sonucu mahkemelerine gönderildiğini, tedbir kararının kaldırılmasının talep edilmesi üzerine heyet olarak hiçbir etki altında kalmadan karar verdiklerini, Savcı Y. K.’ın, Hakim N. K. ile davaya konu dosya hakkında görüşüp görüşmediğini bilmediğini söylemiş,

Tanık S. Ş. yargılama aşamasındaki anlatımında özetle; sanık savcıyı aynı adliyede çalışıyor olmaları sebebiyle meslektaşı olarak tanıdığını, olay tarihinde B… 1. Asliye Ticaret Mahkemesi hakimi olarak görev yaptığını, söz konusu Asliye Hukuk Mahkemesindeki dosyanın görevsizlik kararı ile mahkemelerine geldiğini, bu dosya ile ilgili olarak Savcı Y. bey ya da başkası tarafından kesinlikle hiçbir talepte bulunulmadığını, bu konuda hiç kimsenin kendisiyle görüşmediğini, Savcı Y. bey ile Asliye Hukuk Hakimi N. bey arasında dosya konusunda bir konuşma olup olmadığını bilmediğini beyan etmiş,

Tanık N. Y. aşamalarındaki anlatımlarında özetle; 2007 yılı Temmuz ayından bu yana B… Cumhuriyet Başsavcı vekili olarak görev yaptığını, Savcı Y. K.’ı burada göreve başladıktan sonra tanıdığını, M. B.’nu Avukat S. L.’ı şikayet ettiği bir dosyada birkaç kez ifadesini almış olması sebebiyle tanıdığını, bu kişinin ifadesini almadan yaklaşık bir ay kadar önce akşam yemeği için gittiği restaurantta Savcı Y. bey ile baş başa yemek yerken gördüğünü, Y. beyle oturması dolayısıyla siması dikkatini çektiğinden bir ay sonra şikayete geldiğinde bu kişinin M. B. olduğunu öğrendiğini, sözünü ettiği şikayet kapsamında incelediği 1. Asliye Hukuk Mahkemesinden 2. Asliye Ticaret Mahkemesine gönderilen, M. B.’nun taraf bulunduğu dosya ilgili olarak, dosya incelemesini tamamladıktan sonra dost sohbeti sırasında dosyanın karışıklığından bahisle Hakim N. K.’e sorduğunda, bu dosya ile ilgili olarak savcı Y.’in de M. B. lehine kendisi ile görüşmeye geldiğini söylediğini, bu sebeple de Savcı Y. beyin M. B. ile tanıştığını dolaylı olarak duyduğunu, Y. K.’ı sadece savcı olarak ve görevi sebebiyle adliyedeki ilişkilerinden dolayı tanıdığını, kendisinin herhangi bir şekilde ne ideolojisini ne de yaşantısını bilmediğini, sadece gördüğü ve duyduğu bir olayı dürüstçe anlatmaktan başka bir beyanının olmadığını belirtmiş,

Tanık N. K. aşamalarındaki anlatımlarında özetle; 2004 yılı Şubat ayından itibaren 1. Asliye Hukuk Mahkemesi Hakimi olarak görev yaptığını, Savcı Y. K.’ı da aynı kararname ile B…’ya atanmış olması sebebiyle göreve başladıktan sonra tanıdığını, hatırladığı kadarıyla 2008 yılı ortalarında soyadının B… olduğunu anımsadığı davacı adına vekili tarafından davalı M. B. ve aynı kişinin hissedarı olduğu E… A.Ş. adlı bir aile şirketi aleyhinde görevli olduğu 1. Asliye Hukuk Mahkemesinde tapu iptali, bunun mümkün olmaması halinde tazminat istemli dava açıldığını, dava öncesinde davaya konu taşınmazın üçüncü kişilere devir ve temlikinin önlenmesi amacıyla 2. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından verilen bir tedbir kararı olduğunu, yine hatırladığı kadarıyla tensipten sonra bir gün öğleden önce duruşma esnasında mübaşirinin Savcı Y. beyin arayıp görüşmek istediğini, kendisinin de duruşmaların saat 12 civarında bitebileceğini söylediğini, daha sonra öğle arası Savcı Y. K.’ın odasına gelerek davalı M. B.’nu tanıdığını, tedbir sebebiyle mağdur olduğunu, bir otel yapımı için anlaşma yapılmak istendiğini, bu sebeple davalının ifraz talebi bulunduğunu belirterek ifraza izin verilmesini istediğini, kendisine dosyayı inceledikten sonra dosyadaki delillere göre talebi değerlendireceğini, kendilerinin ilgilenmesine gerek bulunmadığını söylediğini, Savcı Y. K.’ın talebinin usulsüz olmadığını, dosyayı inceledikten sonra, hukuken bir sakınca olmadığını gördüğünden tedbirin devamı şartıyla ifraz ve parselasyon yapılmasında herhangi bir sakınca bulunmadığına dair Tapu Sicil Müdürlüğüne müzekkere yazıp davalı vekiline verdiğini, ertesi gün keşif sırasında kalemden arayan yazı işleri müdürü bu dosya ile ilgili olarak davacı vekilinin acil görüşme istemi olduğunu söylediğini, keşiften döndüğünde davacı vekilinin gelerek tapuda mahkemeden verilen iznin gözardı edilerek hisse temliki yoluyla mahkemece konulan tedbirin boşa çıkarıldığını, bu sebeple müvekkilinin alacağını alamayacağını, yeni duruma göre oluşan tapu kaydını da ekleyerek tedbirin yeniden değerlendirilmesi konusunda dilekçe ibraz ettiğini, tapu kaydını yeniden isteyerek incelediğinde, M. B. hissesinin bir bölümünün E… A.Ş.’ne temlik edilerek tedbirin M. B.’nun kalan hissesi üzerine konulup, diğer hisseler üzerinde tedbir bulunmadığını gördüğünü, bunun üzerine tedbir kararının boşa çıkartılmak istendiğini ve E… A.Ş.’nin hisselerini ayırma imkanı bulunmadığından tedbir kararının E… A.Ş. adına oluşturulan iki parsel üzerine de konulmasına karar verip tapu sicil müdürlüğüne müzekkere yazdığını, bunun üzerine Y. beyin birkaç kez odasına gelerek. taşınmaz üzerinde otel yapılmak üzere anlaşma yapılacağını, kısa süre içerisinde tedbir konusunun çözülmesi gerektiğini, aksi halde davalının mağdur olacağını, kendisi yönünden de tedbirin devamından dolayı sorumluluk doğabileceğini belirttiğini, tapuda yapılan işlemin mahkemece verilen iznin dışına çıkılarak yapıldığını, bu şekilde tedbirin boşa çıkarıldığını, oluşan bu duruma göre tedbiri diğer iki parsele de koyduğunu, tedbiri kaldırmasının kendisi yönünde sorumluluk doğuracağından dolayı oluşan iki parselden tedbiri kaldıramayacağını söylediğini, aynı gerekçeyle davalı vekilince yapılan yazılı itirazı da reddettiğini, davalı vekili aynı zamanda cevap dilekçesinde iş bölümü itirazında bulunduğundan, ilk duruşma sırasında itirazı kabul ederek dosyanın Asliye Ticaret Mahkemesine gönderilmesine karar verdiğini, sonraki gelişmeleri bilmediğini, iki tarafı bulunan bir davada Savcı Y. K.’ın davalı vekilinden daha fazla ısrarcı tavrını etik bulmadığını dile getirmiş,

Sanık aşamalardaki savunmalarında özetle; suçlamayı kabul etmediğini, Hakim N. K.’i aynı adliyede görev yapmalarından dolayı tanıdığını, ancak altı yıllık sürede tahminen birkaç kez görüştüklerini, kendisiyle gerek adliye içerisinde ve gerekse adliye dışında mesleki, ailevi, özel ve sosyal yaşam anlamında paylaşımları ve herhangi bir irtibatlarının olmadığını, Hakim N. K.’le Adalet Müfettişine vermiş olduğu 11.5.2009 tarihli ifadesindeki gibi bir görüşme ve konuşmalarının olmadığını, Hakim N. K.’in beyanının gerçeği yansıtmadığını, M. B.’nu tanıyor olmasının hakimin iddia ettiği konuşmayı yapmış olması anlamına gelmeyeceğini, böyle bir olay olsaydı tecrübeli bir hakimin bir tutanak tutup bunu ilgili yerlere bildirmesinin gerektiğini, bunu iddia edip gerekli bildirimi yapmamasının 5237 Sayılı T.C.K.nın 279. maddesinde yazılı suçu işlemesi anlamına geleceğini, üzerine atılı suçun yasal unsurlarının oluşmadığını, suçun varlığı için “kast” unsurunun olması gerektiğini, iddiaya konu sözleri söylediği kabul edilse bile gerek genel, gerekse özel anlamda bir kasıtla hareket ettiğinin kabul edilemeyeceğini, M. B. aleyhine verilen ihtiyati tedbir kararının B… 1. Asliye Ticaret Mahkemesinde oybirliğiyle kaldırılıp, ihtiyati hacze dönüştüğünü ve bir kısım parsel için ise tamamen kalktığı ortadayken, hangi kararın hukuka uygun olup olmadığını tartışacak olan merciin Yargıtay olduğunu belirtmiştir.

765 Sayılı T.C.K.nın 232. maddesinde, “Görülmekte olan bir davanın tarafeyninden biri hakkında sahabet veya garaz ve menfaate müsteniden hakimlere emir ve tahakküm veya nüfuz veya iltimas eden kimse birinci ve ikinci surette iki seneden ve üçüncü takdirde altı aydan az olmamak üzere hapsolunur. Fail memur ise başkaca müebbeden veya muvakkaten memuriyetten mahrumiyet cezasiyle de cezalandırılır. Bu müdahale üzerine dava haksız şekilde hüküm olunmuş ise ceza üçte biri kadar artırılır” biçiminde yer alan yargı görevi yapanı etkileme suçu, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı T.C.K.nın 277. maddesinde, ” ( 1 ) Bir davanın taraflarından birinin veya bir kaçının veya sanıkların veya davaya katılanların, mağdurların leh veya aleyhinde, yargı görevi yapanlara emir veren veya baskı yapan veya nüfuz icra eden veya her ne suretle olursa olsun adı geçenleri hukuka aykırı olarak etkilemeye teşebbüs eden kimseye iki yıldan dört yıla kadar hapis cezası verilir. Teşebbüs iltimas derecesini geçmediği takdirde verilecek ceza altı aydan iki yıla kadardır” şeklinde düzenlenmiştir.

5237 Sayılı Türk Ceza Yasasının 277. maddesiyle getirilen düzenlemede, yargıç kavramı yerine “yargı görevi yapanlar” tanımı kullanılarak, “yüksek mahkemeler ile adli, idari ve askeri mahkemelerin üye ve yargıçları ile Cumhuriyet Savcıları ve Avukatlar” da kapsama alınmıştır. Suçun maddi öğesi, yargı görevi yapanlara, emir vermek, baskı yapmak, nüfuz icra etmek suretiyle veya her ne suretle olursa olsun hukuka aykırı olarak etkilemeye kalkışmaktır. 765 Sayılı Yasadaki düzenlemeden farklı olarak bu suçta, “yakınlık”, “düşmanlık” veya “yarar” şeklinde saikler de aranmamıştır. Ayrıca iltimas suretiyle etkileme, önceki düzenlemede suça vücut veren seçimlik hareketlerden biri iken, bu yeni yasada, etkileme teşebbüsünün iltimas düzeyini aşmaması, bir başka deyimle iltimas suretiyle etkileme, suçun daha hafif cezayı gerektiren nitelikli bir hali olarak düzenlenmiştir.

Latince “in dubio pro reo” olarak ifade edilen ve masumiyet ( suçsuzluk ) karinesinin bir uzantısı olan “şüpheden sanık yararlanır ilkesi” ceza yargılaması hukukunun evrensel nitelikteki önemli ilkelerinden biridir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun kuşkuya yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemez. Ceza mahkumiyeti bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, teorik de olsa hiçbir kuşku ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir. Bütün bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Olay tarihinde sanık Y. K. B… Adliyesinde Cumhuriyet savcısı, yargılama faaliyeti etkilenmeye çalışıldığı iddia olunan N. K. ise aynı Adliyede 1. Asliye Hukuk mahkemesi hakimi olarak görev yapmakta olup, aralarında bir ast-üst ilişkisi bulunmamaktadır. Bu itibarla sanığın, görülmekte olan bir dava sebebiyle yargılamayı yapan hakime iddia olunan sözleri söylediği kabul edilse dahi, taraflar arasında bir astlık üstlük ilişkisi bulunmamasına göre, emir verme, baskı uygulama ya da nüfuz icrası suretiyle eylemin gerçekleştirilmesi olanaklı değildir.

Sanık Cumhuriyet savcısı ile hakimin aynı Adliyede görev yapan meslektaşlar olması sebebiyle eylemin hatıra binaen yapılan iltimas derecesinde bir konuşma olarak kabulü mümkün ise de; sanığın tüm aşamalarda hakkındaki suçlamaları reddederek, iddia olunan konuda Hakim N. K. ile görüşme yapmadığı yönündeki ısrarlı ve aşamalarda değişmeyen savunmaları ile sanığın Hakim N. K. ile görüşme yaptığına ilişkin Hakim N. K.’in anlatımları dışında her türlü şüpheden uzak, kesin ve yeterli kanıt elde edilememiş olduğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın yüklenen suçu işlemediğinin kabulü gerekmektedir.

Bu itibarla, somut olayda yargı görevi yapanı etkileme suçu gerçekleşmediğinden, Yargıtay Cumhuriyet savcısının temyiz itirazlarının reddiyle, Özel Daire beraat hükmünün onanmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan yedi Genel Kurul Üyesi ise; “Özel Daire beraat hükmünün Yargıtay C. Başsavcılığının temyiz istemindeki gerekçelerle” bozulması yönünde karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1-) Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 10.6.2010 gün ve 7-19 Sayılı beraat kararının tebliğnamedeki isteme aykırı olarak ONANMASINA,

2-) Dosyanın Yargıtay 4. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 30.11.2010 günü yapılan müzakerede oyçokluğu ile karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2009/7-223

K. 2010/104

T. 4.5.2010

• NİTELİKLİ ZİMMET (Sonradan Yürürlüğe Giren Yasanın Lehte Hükümler Taşıması Durumunda Önceden İşlenen Suçlar Yönünden de Tatbik ve İnfaz Edileceği)

• LEHE KANUN UYGULAMASI (Türkiye Halk Bankası Personelinin Zimmet Suçlarında 4389 S. Yasanın 22., 5411 S. Yasanın 160. Md. 25.11.2000 Tarihinden Önce İşlenen Zimmet Suçlarından İse 4389, 5411 ve 765 S. TCY’nın 202. Md. Uyarınca Değerlendirme Yapılarak Hüküm Kurulacağı)

• BANKACILIK ZİMMETİ (Suçuna İlişkin Hükümlerin Uygulanamayacağına Karar Verilen Özel Daire Kararının İsabetli Bulunmadığı – Suçun Sübut Bulup Bulmadığı İle Hükmün Eksik Soruşturma Sonunda Verilip Verilmediği Hususları Özel Dairece Belirlenmesi Gerektiği)

• ZİMMET (Bankacılık Zimmeti – Lehe Hükümler İçeren 765 S. TCY’nın 2/2. Md. Uyarınca Tatbik ve İnfazı Gereken 4389 ve 5411 S. Yasalar Kapsamında Tahlil ve Değerlendirilmesi Gerektiği/5237 S. Yasanın İse Somut Olayımızda Uygulanma Olanağı Kalmadığı)

5237/m.7, 43, 66, 67, 155, 247, 279, 289

765/m.2, 202, 510

5411/m.160, 168

4389/m.13, 22

ÖZET : 765 sayılı TCY’nın 2/2. maddesinde öngörülen “sonradan yürürlüğe giren yasanın, lehte hükümler taşıması durumunda önceden işlenen suçlar yönünden de, tatbik ve infaz edileceği” kuralı gereğince, 25.11.2000 tarihinden itibaren Türkiye Halk Bankası personelinin zimmet suçlarında 4389 Sayılı Yasanın 22., 5411 Sayılı Yasanın 160. maddeleri, 25.11.2000 tarihinden önce işlenen zimmet suçlarından ise 4389, 5411 ve 765 sayılı TCY’nın 202. maddesi uyarınca değerlendirme yapılarak, lehe olan yasa hükümleri uygulanarak hüküm kurulması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

Suç tarihinin 1992, 1993 ve 1994 olduğu somut olayda; anılan tarihler itibarıyla 765 sayılı TCY’nın 202. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken bu fiillerin, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren ve lehte hükümler içermesi nedeniyle, 765 sayılı TCY’nın 2/2. maddesi uyarınca tatbik ve infazı gereken 4389 ve 5411 Sayılı Yasalar kapsamında tahlil ve değerlendirilmesi gerekmektedir. 5237 Sayılı Yasanın ise somut olayımızda uygulanma olanağı kalmamıştır.

Buna göre; bankacılık zimmeti suçuna ilişkin hükümlerin uygulanamayacağına karar verilen özel daire kararı isabetli bulunmamış olup; suçun sübut bulup bulmadığı ile hükmün eksik soruşturma sonunda verilip verilmediği hususları ise özel dairece esasa ilişkin olarak yapılacak temyiz incelemesi sonucunda belirlenmelidir.

DAVA : Nitelikli zimmet suçundan, sanık O.’nun, 5237 sayılı TCY’nın 7. maddesi dikkate alınmak suretiyle 4389 Sayılı Yasanın 22/3, 765 sayılı TCY’nın 80 ve 59. maddeleri uyarınca 16 yıl 8 ay hapis ve 249.810.-YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına, 74.943.-YTL zararın müdahale tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte alınarak katılan bankaya verilmesine ilişkin Bursa 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce 03.06.2008 gün ve 21-148 sayı ile verilen hükmün, sanık O. müdafii, katılan Türkiye Halk Bankası A.Ş vekili ve katılan S. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nce 07.10.2009 gün ve 14187-10173 sayı ile;

“… I- Sanığın üzerine atılı zimmet ve silahla tehdit suçlarından doğrudan doğruya zarar görmeyen müdahil S.’ın yasaya aykırı olarak müdahilliğine karar verilmiş bulunması, hükmü temyize hak vermeyeceğinden adı geçen müdahil vekilinin temyiz inceleme isteğinin CMUK’nun 317. maddesi uyarınca istem gibi oybirliğiyle reddine,

II- Müdahil Türkiye Halk Bankası vekili ve sanık müdafii temyizlerini zimmet suçundan kurulan hükme hasrettiklerinden, temyiz kapsamına nazaran, sanık hakkında zimmet suçundan kurulan hükme yönelik yapılan incelemede;

29.01.1990 gün ve 20417 mükerrer sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 399 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 3771 Sayılı Yasanın 3. maddesiyle yeniden düzenlenen 11/b maddesinde; KİT personelinin, teşebbüslerin ve bağlı ortaklıkların paralarına karşı işledikleri suçlardan dolayı memur sayılarak haklarında 765 sayılı TCK’nun 2. kitap üçüncü ve altıncı baplarındaki hükümlerin uygulanacağı kurala bağlanmış ve buna bağlı olarak Halk Bankası personelinin banka parasını mal edinmesinin diğer koşulların oluşması halinde zimmet suçunu oluşturacağı gözetilerek, 23.06.1999 tarihinden sonra gerçekleşen suçlar bakımından 4389 sayılı Bankalar Yasası’nın 22/11. maddesi yollamasıyla anılan banka personelinin zimmet suçlarında daha ağır hükümler taşıyan 765 sayılı TCK’nun 202. maddesinin uygulanması gerekeceği kabul edilmiş ise de; 25.11.2000 tarihinde yürürlüğe giren 4603 Sayılı Kanunun 1. maddesinin 5. bendinde belirtilen 399 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin bankalar hakkında uygulanmayacağına dair hükmü uyarınca TCK’nun uygulanması açısından memur sayılma olanağı bulunmayan Halk Bankası personellerinin Türk Ceza Kanunu’nda yazılı zimmet suçunu işleyemeyeceği açıktır.

Nitekim öğretide E. Ç.’in “Memur Suçları” eserinin 2. baskısının 392. sahifesinde “Bu yasal değişiklik sanık lehine yapılmış bir değişikliktir. Türk Ceza Yasası’nın 2. maddesinin 1. fıkrasında, …işlendikten sonra yapılan kanuna göre cürüm ve kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı kimse cezalandırılamaz. Eğer böyle bir ceza hükmolunmuş ise icrası ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar, denmiş, 2. fıkrasında da, bir cürüm veya kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşrolunan kanunun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehine olan kanun tatbik ve infaz olunur, hükmüne yer verilmiştir. Sanıklar lehine yapılmış yasal değişiklikler ve Ceza Yasası’nın 2. maddesi hükmü karşısında, Halk Bankası personelinin yalnız 4603 Sayılı Yasanın yürürlük tarihi olan 25 Kasım 2000 tarihinden sonra işledikleri suçlar için değil, bu tarihten önce işledikleri suçlar için dahi memur suçları ile cezalandırılmaması, bu yasal değişiklikten önce verilmiş olan hükümlülük kararlarının yukarıda açıkladığımız gerekçelerle bozulması ve infaz edilmemesi gerekir” demektedir.

Bu duruma göre; sanığın, 1992 ile 1994 yıllarında gerçekleşen fiillerinin 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 23.06.1999 tarihinden önce gerçekleşmiş bulunması ve suç tarihinden sonra 25.11.2000 tarihinde yürürlüğe giren 4603 Sayılı Yasadaki düzenlemeler karşısında, eylemlerinin zimmet suçu olarak kabul edilmesi mümkün bulunmayıp sübutu halinde, suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nun 510. maddesinde yer alan hizmet nedeniyle emniyeti suistimal suçunu oluşturacağı ve anılan maddedeki cezai müeyyideye nazaran, suç tarihinde yürürlükte bulunup lehe hükümler içeren 765 sayılı TCK’nun 102/4 ve 104/2. maddelerinde öngörülen zamanaşımı süresinin karar tarihi itibariyle tahakkuk ettiği gözetilerek sanık hakkında açılmış bulunan davanın zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasına karar verilmesi gerektiği gözetilmeden, suç vasfında yanılgı ile yazılı şekilde mahkumiyet hükmü tesisi…” isabetsizliğinden bozma kararı verilmekle birlikte, tahliye talebi oyçokluğu ile reddedilirken;

Daire Başkanı T. Demirtaş;

“Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 08.02.2005 gün ve 2004/5-146 Esas 2005/7 Karar sayılı ilamında da belirtildiği üzere;

18.06.1984 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname’nin 60. maddesi, “Bu Kanun Hükmünde Kararname’ye tabi teşebbüsler, bunlara ait müessese ve bağlı ortaklıklar ile teşekkül ve kuruluşların ilgili olduğu bakanlıklar ekli listede gösterilmiştir” hükmünü taşımakta olup, KHK’ye ekli (A) listesinde İktisadi Devlet Teşekkülleri sayılmıştır. Türkiye Halk Bankası da bu listede yer almaktadır.

29.01.1990 tarihli mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 399 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Personel Rejiminin Düzenlenmesi ve 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname’nin, 3771 Sayılı Yasa ile değişik 11. maddesinin (b) bendinde ise, “Teşebbüslerin ve bağlı ortaklıkların paralarına ve para hükmündeki evrak ve senetlerine ve diğer mevcutlarına karşı işledikleri suçlar ile bilanço, tutanak, rapor ve benzeri her türlü belge ve defterleri üzerinde işledikleri suçlar ile ifa ettikleri görevlerinden doğan suçlardan dolayı memur sayılarak haklarında Türk Ceza Kanunu’nun 2. kitap üçüncü ve altıncı baplarındaki hükümler uygulanır” hükmü yer almaktadır.

Bu hükümde belirtilen, TCY’nın “Devlet İdaresi Aleyhine İşlenen Cürümler” başlığını taşıyan üçüncü bab, birinci faslının, 202. maddesinde zimmet suçları düzenlenmiş olup, anılan madde;

“Görevi sebebiyle kendisine tevdi olunan veya muhafaza, denetim veya sorumluluğu altında bulunan para veya para yerine geçen evrak veya senetleri veya diğer malları zimmetine geçiren memura altı yıldan oniki yıla kadar ağır hapis ve meydana gelen zararın bir misli kadar ağır para cezası verilir.

Yukarıdaki fıkrada gösterilen cürüm, dairesini aldatacak ve fiilin açığa çıkmamasını sağlayacak her türlü hileli faaliyette bulunmak suretiyle işlenmiş ise faile oniki yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis ve meydana gelen zararın üç misli kadar ağır para cezası verilir.

Zararın, kovuşturma yapılmadan önce tamamıyla ödenmiş olması halinde yukarıdaki fıkralarda yazılı cezaların yarısı, ödeme hükümden önce gerçekleştirilmiş ise üçte biri indirilir.

Meydana gelen zararın ödenmemesi halinde mahkemece ödettirilmesine re’sen hükmolunur.

Bu fiiller kamu bankaları aleyhine işlenmiş ise faile verilecek ceza üçte bir oranında artırılır” hükmünü taşımaktadır. Bu maddeye göre zimmet suçu, memur veya özel yasası gereğince memur gibi cezalandırılan bir kimsenin, kendisine tevdii edilen veya görevi nedeniyle saklama, denetim veya sorumluluğu altında bulunan para veya para yerine geçen belge veya senet ve sair taşınır malları kendisi veya üçüncü kişiler yararına mal edinmesi ve failde mal edinme (zimmete geçirme) kastının bulunmasıyla oluşur.

Suçun işlendiği 1994 yılından 6 yıl sonra, 25.11.2000 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4603 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Yasanın 1. maddesi ise;

“1. Bu kanunun amacı, Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketinin (bankalar) çağdaş bankacılığın ve uluslararası rekabetin gereklerine göre çalışmalarını ve özelleştirmeye hazırlanmalarını sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmaları ile hisse satışlarına ilişkin düzenlemelerin ve hisselerin tamamına kadarının özel hukuk hükümlerine tabî gerçek ve tüzel kişilere satışının gerçekleştirilmesidir.

2. Bankalar, anonim şirket statüsündedirler. Bu kanunda yer alan hükümler dışında 4389 sayılı Bankalar Kanunu ile genel hükümlere tabidirler.

3. Bankaların çalışma konuları ve amaçları, merkezleri, sermaye miktarları, hisseleri, genel kurulları, yönetim ve denetim organları, hesapları ve kârlarının dağıtımı ile faaliyetlerine, devir, birleşme, fesih ve tasfiyelerine ilişkin diğer esaslar, ana sözleşmelerinde gösterilir.

4. Bankaların yıllık faaliyetleri 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 13. maddesinin 2 numaralı fıkrasında belirtilen bağımsız denetim kuruluşlarınca incelenerek rapora bağlanır. Bu raporlar bankaların genel kurullarına sunulur.

5. 233 sayılı Kamu iktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 399 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Personel Rejiminin Düzenlenmesi ve 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname, 3346 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri ile Fonların Türkiye Büyük Millet Meclisince Denetlenmesinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu, 6245 sayılı Harcırah Kanunu ve 237 sayılı Taşıt Kanunu ile bunların ek ve değişikliklerine ilişkin hükümler ile 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13. maddesi ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 277. maddesi bankalar hakkında uygulanmaz” hükmünü taşımaktadır.

23.06.1999 tarihinde yürürlüğe giren 4389 sayılı Bankalar Yasası’nın “Adli suç ve cezalar” başlığını taşıyan 22. maddesinin 3. bendinde ise; “Banka yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensupları görevleri dolayısıyla kendilerine tevdi olunan veya muhafazaları, denetim veya sorumlulukları altında bulunan bankaya ait para veya sair varlıkları zimmetlerine geçirirlerse altı yıldan oniki yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılacakları gibi bankanın uğradığı zararı tazmine mahkûm edilirler. Bu fıkrada gösterilen suç bankayı aldatacak ve fiilin açığa çıkmamasını sağlayacak her türlü hileli faaliyette bulunmak suretiyle işlenmişse faile oniki yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis ve meydana gelen zararın üç katı kadar ağır para cezası verilir. Ayrıca meydana gelen zararın ödenmemesi halinde mahkemece re’sen ödettirilmesine hükmolunur. Zararın kovuşturma yapılmadan önce tamamıyla ödenmiş olması halinde cezaların yarısı, ödeme hükümden önce gerçekleştirilmiş ise üçte bir oranında indirilir” hükmü yer almaktadır.

Yukarıda yer verilen yasal düzenlemeler bir arada değerlendirildiğinde; Türkiye Halk Bankası’nın bir Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) olduğu ve sermayesinin tamamının Devlete ait olduğu açıktır. 399 sayılı KHK’nin 11/b maddesi uyarınca Türkiye Halk Bankası personelinin memur sayıldığı ve memur gibi cezalandırabileceklerinde de kuşku bulunmamaktadır. Nitekim, yerleşmiş yargısal kararlarda da bu esas nazara alınarak, TC. Ziraat Bankası ve Türkiye Halk Bankası personelleri, görevleriyle ilgili suçları nedeniyle memur gibi cezalandırılmıştır.

Ancak, somut olayımızdaki zimmet suçunun işlenmesinden 6 yıl sonra, 25.11.2000 tarihinde 4603 Sayılı Yasanın yürürlüğe girmesi ile birlikte, bu yasanın 1. maddesinin 2. ve 5. bendlerinin açık hükmü gereğince, TC. Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası ve Türkiye Emlak Bankası özel hukuk statüsüne tabi bir anonim şirket haline dönüştürülerek, personeli hakkında 233 ve 399 sayılı KHK’lerin uygulanması olanağı ortadan kaldırılmış, hatta Devlet kurumu olmanın doğal uzantıları olan Harcırah Yasası, Taşıt Yasası gibi yasaların hükümlerinin de artık bu bankalar için uygulanmayacağı esası getirilmiştir. Bir başka anlatımla, Türkiye Halk Bankası personelinin 4603 Sayılı Yasanın yürürlüğe giren 25.11.2000 tarihinden sonra memur gibi cezalandırabilmelerinin yasal dayanağı, yasa koyucu tarafından ortadan kaldırılmıştır. Bu nedenle, Türkiye Halk Bankası personeli hakkında, 25.11.2000 tarihinden sonra gerçekleştirdiği zimmet eyleminden dolayı TCY’nın 202. maddesinin uygulanması yasal olarak olanaksız hale gelmiştir. Bunun yanında banka personelinin eylemleri suç olmaktan çıkartılmamış ve 4603 Sayılı Yasa ile anılan bankalar 4389 sayılı Bankalar Yasası’na tabi kılınmıştır ki, personelin görevleri ile ilgili olarak banka aleyhine gerçekleştirdikleri eylemler anılan Yasanın 22. maddesinde zimmet suçu olarak düzenlenmiştir. Bu maddede düzenlenen zimmet suçu ise, unsurları ve öngörülen özgürlüğü bağlayıcı ceza yönünden TCY’nın 202. maddesinde düzenlenen zimmet suçundan bir farklılık taşımamaktadır. Her iki madde arasındaki farklılık, 4389 Sayılı Yasanın 22. maddesinde zimmetin basit halinde birlikte para cezası öngörülmemiş olması ve suçun kamu bankalarına karşı işlenmesi halinde cezanın artırıma tabi tutulmamış bulunmasıdır.

Banka personelinin zimmet fiili hem suç tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nun 202. maddesinde cezayı yaptırıma bağlanmış, hem de 4603 Sayılı Yasadan önce yürürlüğe giren 23.06.1999 tarihli 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nda cezayı yaptırıma bağlanmıştır. Dolayısıyla eylemin kesintisiz olarak zimmet suçu şeklinde yasal düzenlemelerle cezayı yaptırıma bağlandığı açıkça bellidir. 4603 Sayılı Yasa ile Devlet bankası olan Emlak, Ziraat ve Halk Bankalarının çağdaş bankacılığın ve uluslararası rekabetin gereklerine göre çalışmalarını ve özelleştirmeye hazırlanmalarını sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmaları amaçlanmıştır. 4603 Sayılı Yasa ile zimmet suçunun unsurlarında değişiklik yapılmamıştır. Bu nedenle yapılan değişiklik lehe yasa değişikliği denilip suç tarihine dönülerek zimmet suçunun kaldırıldığı söylenemez.

Gerek yasal düzenlemelerin açıklığı, gerekse Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 08.02.2005 gün ve 2004/5-146 esas 2005/7 karar sayılı ilamına göre, Türkiye Halk Bankası personelinin 25.11.2000 tarihinden sonra işlediği zimmet suçu nedeniyle memur gibi cezalandırılabilmesi yasal olarak mümkün değilse de; yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler karşısında somut olayda Türkiye Halk Bankası personeli olan sanığın 1992-1994 yıllarında gerçekleşen eyleminin 4603 Sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden önce işlendiği cihetle, sanığın üzerine atılı zimmet suçundan cezalandırılması gerekecektir.

5237 sayılı TCK’nun 7. maddesi uyarınca, suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nun 202. maddesi, 4389 Sayılı Yasanın 22. maddesi ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 5237 sayılı TCK’nun 247. maddesi hükümleri karşılaştırılarak sanık lehine olan yasa hükmünün belirlenip olaya tatbik edilmesi gerektiği kanaatinde olduğumdan, sayın çoğunluğun suç vasfının değiştiğine dair görüşüne katılmıyorum” görüşüyle,

Daire üyesi O. Koçak ise;

“4603 Sayılı Yasanın 1/5. fıkrasında, 399 sayılı K.H.K.’nin Ziraat, Emlak ve Halk Bankası personeli için uygulanamayacağı, 1/2. fıkrasında da bankaların A.Ş. statüsünde olduğunu belirtiyor ise de devam eden cümlede bu kanunda yer alan hükümler dışında 4389 sayılı Bankalar Kanunu ile genel hükümlere tabidir denilmektedir. Görüldüğü üzere, bu kanun dışında 4389 Sayılı Yasa uygulanacaktır. Anılan yasanın 2/2. fıkrasında ise kademeli bir süreç öngörülmüş, önce yeniden yapılandırma tamamlanacak bilahare bankaların hisse satışı işlemleri 4046 sayılı özelleştirme uygulamalarının düzenlenmesi sonuçlandırılacaktır. Burada bahsedilen 4046 sayılı Özelleştirme Kanunu’nun 7/3 fıkrasında “özelleştirme programına alınan kuruluşlarda çalışan personel ile sözleşmeli olarak çalıştırılan personelin TCK’nun 279. maddesinde yazılı memurlardan sayılırlar ve bu personele para ile ilgili suçlardan dolayı TCK’nun 2. kitap 3 ve 6. bablarındaki hükümler uygulanır” denilmektedir. Zimmet suçu da 2. kitap 3. babta yer almaktadır. Görüleceği üzere son süreç olan özelleştirme aşamasında bırakılan memur statüsünde olanı, sözleşmeli olarak çalıştırılan personel dahi memur sayılmaktadır, ilgili personel son süreçte memur sayıldığına göre bundan önceki aşamalarda da memur sayılması gayet doğaldır.

Yukarıda bahsettiğimiz kademeli sürecin 4603 Sayılı Yasanın 2/2. fıkrasında 3 yıl içinde tamamlanması öngörülmüş ise de bu süreç belirtilen sürede tamamlanamadığından 25.11.2004 gün ve 5230 Sayılı Yasa ile bu süre 5 yıla çıkarılmış, bilahare de bu süre 10 yıl olarak düzenlenmiştir.

4603 Sayılı Yasanın 1/3. fıkrasında “bankaların çalışma konuları ve amaçlan, devir, birleşme, fesih ve tasfiyelerine ilişkin esasların ana sözleşmede gösterileceği” belirtilmiş, daha sonra bu fıkra 21.01.2002 günlü R.G.’de yayımlanan 4743 Sayılı Yasanın 6. maddesi ile değiştirilerek bahsedilen üç bankanın 31.12.2002 tarihinden sonra özel hukuk hükümlerine tabi olmayan personel çalıştırılamayacağı hükmünü getirmesi, aynı yasanın geçici 1/2 fıkrası ile sayılan bankaların bu kanun yürürlüğe girdiği tarihte çalışan personelinden 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’na göre emeklilik hakkını kazanmış olanlara kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren 6 ay, emekli hakkını 2002 yılı sonuna kadar kazanacak olanlara da kazandıkları tarihten itibaren 3 ay içinde yani 31.03.2003 kadar emeklilik başvurusunda bulunmaları halinde emekli ikramiyeleri % 30 fazlası ile ödenir” hükmünü getirmesi, bütün sayılan açıklamalara ilaveten konu ile ilgili ve son olarak çıkarılan 4743 Sayılı Yasanın geçici 1. maddesinin son fıkrasında bu üç bankanın yönetim, denetim ve tasfiye kurulu üyelerinin ceza ve idare hukuku bakımından memur sayılmayacaklarının” belirtilmesine rağmen banka personeli hakkında bir hüküm öngörülmemesi gibi hususlar tümü ile değerlendirildiğinde banka personelinin memur kabul edilmesi gerektiği sonucunu ortaya koyar. Kanun koyucu aksini düşünseydi “banka personeli” ibaresini de bu cümleye ilave eder ve yönetim, denetim ve tasfiye kurulu üyelerinin memur sayılamayacağı istisnasını getirmezdi.

Memurlar için zimmet suçu 765 sayılı TCK’nun 202. maddesinde düzenlenmiş iken 23.06.1999 tarihinde yürürlüğe giren 4389 sayılı Bankalar Yasası’nın kabulü ile tüm banka çalışanları için zimmet suçu düzenlenmiş ve memur olan olmayan ayırımı da kaldırılmıştır.

Ancak;

4389 Sayılı Yasanın 22/11. fıkrasında “bu kanuna göre suç teşkil eden hareket ve fiiller başka kanunlara göre de cezayı gerektirdiği takdirde failler hakkında en ağır cezayı gerektiren kanun maddeleri uygulanır” denildiği için memur olan sanıklar yönünden TCK’nun 202. maddesinin uygulanmasına devam olunmuştur. Yukarıda izah edildiği üzere Ziraat, Emlak ve Halk Bankası memurlarının memuriyet sıfatı devam etmekle birlikte aksi kabul edilse bile sanıkların suç tarihindeki statülerinin nazara alınması gerekir. Örneğin; özelleştirilen kamu kurumlarında çalışan memurların özelleştirme işleminden önceki eylemleri, zimmet suçunu oluşturur. Bu kurumun bilahare satılarak özelleştirilmiş olması özelleştirmeden önceki zimmet suçunu ortadan kaldırmaz. Banka personelinin zimmet fiili hem suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan TCK 202. maddesinde, hem de 4603 Sayılı Yasadan önce yürürlüğe giren 4389 Sayılı Yasada cezai yaptırıma bağlanmıştır. Dolayısıyla eylemin kesintisiz olarak zimmet suçu şeklinde yasal düzenlemelerle, cezai yaptırıma bağlandığı açıktır.

Yukarıda ayrıntılı olarak açıkladığım nedenlerle olayda zimmet suçunun oluştuğu kanaatinde olduğumdan sayın çoğunluğun suç vasfının değiştiğine dair görüşüne katılmıyorum” şeklinde,

Karşı oy kullanmışlardır.

Yargıtay C.Başsavcılığı’nca 02.11.2009 gün ve 35556 sayı ile;

“… Ayrıntıları Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun 08.02.2005 gün ve 2004/5-146 E. 2005/7 K. sayılı ilamında da belirtildiği üzere;

Sanığın personeli bulunduğu Türkiye Halk Bankası 18.06.1984 tarihinde yürürlüğe giren 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname eki (A) listesinde iktisadi Devlet Teşekkülleri arasında sayılmış, 29.01.1990 tarihinde yürürlüğe giren 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin, 3771 Sayılı Yasa ile değişik 11. maddesinin (b) bendinde ise, personelin, teşebbüslerin ve bağlı ortaklıkların paralarına ve para hükmündeki evrak ve senetlerine ve diğer mevcutlarına karşı işledikleri suçlar ile bilanço, tutanak, rapor ve benzeri her türlü belge ve defterleri üzerinde işledikleri suçlar ile ifa ettikleri görevlerinden doğan suçlardan dolayı memur sayılarak haklarında Türk Ceza Kanununun ikinci kitap, üçüncü ve altıncı baplarındaki hükümlerin uygulanacağı öngörülmüştür.

Suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nun “Devlet İdaresi Aleyhine işlenen Cürümler” başlığını taşıyan üçüncü bab, birinci faslının, 202. maddesinde zimmet suçları düzenlenmiş olup, anılan madde;

“Görevi sebebiyle kendisine tevdi olunan veya muhafaza, denetim veya sorumluluğu altında bulunan para veya para yerine geçen evrak veya senetleri veya diğer malları zimmetine geçiren memura altı yıldan oniki yıla kadar ağır hapis ve meydana gelen zararın bir misli kadar ağır para cezası verilir.

Yukarıdaki fıkrada gösterilen cürüm, dairesini aldatacak ve fiilin açığa çıkmamasını sağlayacak her türlü hileli faaliyette bulunmak suretiyle işlenmiş ise faile oniki yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis ve meydana gelen zararın üç misli kadar ağır para cezası verilir.

Zararın, kovuşturma yapılmadan önce tamamıyla ödenmiş olması halinde yukarıdaki fıkralarda yazılı cezaların yarısı, ödeme hükümden önce gerçekleştirilmiş ise üçte biri indirilir.

Meydana gelen zararın ödenmemesi halinde mahkemece ödettirilmesine re’sen hükmolunur.

Bu fiiller kamu bankaları aleyhine işlenmiş ise faile verilecek ceza üçte bir oranında artırılır” hükmünü taşımaktadır.

Bu maddeye göre zimmet suçu, memur veya özel yasası gereğince memur gibi cezalandırılan bir kimsenin, kendisine tevdii edilen veya görevi nedeniyle saklama, denetim veya sorumluluğu altında bulunan para veya para yerine geçen belge veya senet ve sair taşınır malları kendisi veya üçüncü kişiler yararına mal edinmesi ve failde mal edinme (zimmete geçirme) kastının bulunmasıyla oluşur.

Suç tarihinden sonra 23.06.1999 tarihinde yürürlüğe giren 4389 sayılı Bankalar Kanununun “Adli Suç ve Cezalar” başlığını taşıyan 22. maddesinin 3. bendinde ise;

“Banka yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensupları görevleri dolayısıyla kendilerine tevdii olunan veya muhafazaları, denetim veya sorumlulukları altında bulunan bankaya ait para veya sair varlıkları zimmetlerine geçirirlerse altı yıldan oniki yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılacakları gibi bankanın uğradığı zararı tazmine mahkûm edilirler. Bu fıkrada gösterilen suç bankayı aldatacak ve fiilin açığa çıkmamasını sağlayacak her türlü hileli faaliyette bulunmak suretiyle işlenmişse faile oniki yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis ve meydana gelen zararın üç katı kadar ağır para cezası verilir. Ayrıca meydana gelen zararın ödenmemesi halinde mahkemece re’sen ödettirilmesine hükmolunur. Zararın kovuşturma yapılmadan önce tamamıyla ödenmiş olması halinde cezaların yarısı, ödeme hükümden önce gerçekleştirilmiş ise üçte bir oranında indirilir” aynı maddenin 11. fıkrasında da “bu kanuna göre suç teşkil eden hareket ve fiiller başka kanunlara göre de cezayı gerektirdiği takdirde failler hakkında en ağır cezayı gerektiren kanun maddeleri uygulanır” hükmü yer almıştır.

Bu maddeye göre de zimmet suçu, banka yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensuplarının görevleri dolayısıyla kendilerine tevdi olunan veya muhafazaları, denetim veya sorumlulukları altında bulunan bankaya ait para veya sair varlıkları mal edinmeleri halinde oluşacaktır.

Yine, 4389 sayılı Bankalar Kanunu’ndan sonra 25.11.2000 tarihinde yürürlüğe giren 4603 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Yasa’nın 1. maddesi ile;

“1. Bu kanunun amacı, Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi’nin (bankalar) çağdaş bankacılığın ve uluslararası rekabetin gereklerine göre çalışmalarını ve özelleştirmeye hazırlanmalarını sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmaları ile hisse satışlarına ilişkin düzenlemelerin ve hisselerin tamamına kadarının özel hukuk hükümlerine tabî gerçek ve tüzel kişilere satışının gerçekleştirilmesidir.

2. Bankalar, anonim şirket statüsündedirler. Bu kanunda yer alan hükümler dışında 4389 sayılı Bankalar Kanunu ile genel hükümlere tabidirler.

3. Bankaların çalışma konulan ve amaçları, merkezleri, sermaye miktarları, hisseleri, genel kurulları, yönetim ve denetim organları, hesaplan ve kârlarının dağıtımı ile faaliyetlerine, devir, birleşme, fesih ve tasfiyelerine ilişkin diğer esaslar, ana sözleşmelerinde gösterilir.

4. Bankaların yıllık faaliyetleri 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 13. maddesinin 2 numaralı fıkrasında belirtilen bağımsız denetim kuruluşlarınca incelenerek rapora bağlanır.

Bu raporlar bankaların genel kurullarına sunulur.

5. 233 sayılı Kamu İktisadî Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 399 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Personel Rejiminin Düzenlenmesi ve 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname, 3346 sayılı Kamu İktisadî Teşebbüsleri ile Fonların Türkiye Büyük Millet Meclisince Denetlenmesinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu, 6245 sayılı Harcırah Kanunu ve 237 sayılı Taşıt Kanunu ile bunların ek ve değişikliklerine ilişkin hükümler ile 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 13’üncü maddesi ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 277. maddesi bankalar hakkında uygulanmaz” hükmü getirilmiştir.

Yukarıda belirtilen yasal düzenlemelerin açıklığı karşısında; Türkiye Halk Bankası personelinin 4603 Sayılı Kanunun yürürlüğe girdiği 25.11.2000 tarihine kadar 765 sayılı TCK’nun 202. maddesi uyarınca cezalandırabileceğinde herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Nitekim, yerleşmiş yargısal kararlarda da bu esas nazara alınarak görevleriyle ilgili suçları nedeniyle memur gibi cezalandırılmışlardır.

4603 Sayılı Yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte, bu yasanın 1. maddesinin 2. ve 5. bentlerinin açık hükmü gereğince, Türkiye Halk Bankası özel hukuk statüsüne tabi bir anonim şirket haline dönüştürülmüş, personeli hakkında 233 ve 399 sayılı K.H.K.’lerin uygulanma olanağı kalmamıştır. Bir başka anlatımla, 4603 Sayılı fasa ile Türkiye Halk Bankası personelinin memur gibi cezalandırılmasının yasal dayanağı ortadan kaldırıldığından, anılan personelin 25.11.2000 tarihinden sonra zimmet suçu nedeniyle 765 sayılı TCK’nun 202. maddesi uyarınca cezalandırılma-ı mümkün değildir.

Ancak somut olayda, Türkiye Halk Bankası personeli olan sanığın zimmet eylemleri 4603 Sayılı Yasayla suç olmaktan çıkartılmamış, aksine 4603 Sayılı Yasanın 1. maddesinin 2. bendi ile Türkiye Halk Bankası, 4389 sayılı Bankalar Kanunu’na tabi kılınmış olup, 4603 Sayılı Yasadan önce 23.06.1999 tarihinde yürürlüğe giren ve kamu bankası, özel banka ayrımı yapılmaksızın tüm bankaların çalışanlarına uygulanan 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 22. maddesinin 3. bendinde de banka yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensuplarının görevleri dolayısıyla kendilerine tevdi olunan veya muhafazaları, denetim veya sorumlulukları altında bulunan bankaya ait para veya sair varlıkları mal edinmeleri zimmet suçu olarak düzenlenmiştir. Bu maddede düzenlenen zimmet suçu da, unsurları ve öngörülen özgürlüğü bağlayıcı ceza yönünden TCY’nın 202. maddesinde düzenlenen zimmet suçundan farklı değildir. Her iki madde arasındaki farklılık, 4389 Sayılı Yasanın 22. maddesinde zimmetin basit halinde birlikte para cezası öngörülmemesi ve suçun kamu bankalarına karşı işlenmesi halinde cezanın artırıma tabi tutulmamış bulunmasıdır.

Sanığın eylemleri hem suç tarihi itibariyle yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nun 202. maddesinde, hem de 4603 Sayılı Yasadan önce yürürlüğe giren 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nda zimmet suçu olarak cezai yaptırıma bağlanmıştır. 4603 sayılı Yasa ile zimmet suçunun unsurlarında herhangi bir değişiklik yapılmamış, sadece sanığın memur gibi cezalandırılmasının yasal dayanağı ortadan kaldırılmıştır.

Sanığın eylemlerinin suç tarihinden itibaren kesintisiz olarak bütün unsurlarıyla birlikte zimmet suçunu oluşturduğu sabittir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle yerel mahkemenin kararında suç niteliğinin belirlenmesi yönüyle bir isabetsizlik bulunmadığı düşünülmektedir” açıklamasına dayalı olarak, “özel daire kararının kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün, saik hakkında 4389 Sayılı Kanunun 22/3. maddesinin uygulanması karşısında, “suç tarihi de nazara alınarak hangi eylemlerinin nitelikli zimmet, hangi eylemlerinin basit zimmet suçunu oluşturduğunun ve bu suretle mal edinilen miktarların ayrı ayrı tespitiyle sonucuna göre adli para cezası tayini gerektiğinin gözetilmemesi ve bu konuda yeterli açıklamaları taşımayan banka müfettişi raporu ve bilirkişi raporuna dayanılarak eksik incelemeyle yazılı şekilde hüküm tesisi…” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmesi, itirazen talep edilmiştir.

Dosya, Yargıtay Birinci Başkanlığı’na gönderilmekle, Ceza Genel Kurulu’nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : İtiraznamenin kapsamına göre; sanık O. hakkında nitelikli zimmet suçundan verilen hükme hasren yapılan incelemede:

Sanık O.’nun, Türkiye Halk Bankası … Şubesi müdürü iken, 1992, 1993 ve 1994 yılları içerisinde yaptığı birden çok işlemle zimmetine para geçirdiği konusunda bir ihtilaf bulunmayan olayla ilgili olarak; özel daire çoğunluğu ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında ortaya çıkan uyuşmazlık; suç tarihi dikkate alındığında, Türkiye Halk Bankası Şube Müdürü olan sanık hakkında zimmet ya da bankacılık zimmeti suçlarına ilişkin hükümlerin uygulanıp uygulanamayacağının belirlenmesine ilişkindir.

Bu bağlamda; özel daire çoğunluğu, 25.11.2000 tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan 4603 Sayılı Yasa karşısında sanık hakkında zimmet suçuna ilişkin hükümlerin uygulanamayacağı görüşünde iken; özel daire azınlık görüş sahipleri ise, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve yerel mahkemenin aksi düşüncede oldukları görülmektedir.

Dosya incelendiğinde;

Banka müşterilerinden para tahsil etme yetkisi de bulunan sanık O.’nun, müdürü olduğu Halk Bankası…Şubesi’nde 1992 ile 1994 yılları arasında banka müşterisi olan bazı şahıs veya firmalara ait kredi hesaplarından sahte imzalarla belge düzenlemek suretiyle para çektiği veya ilgililerine imzalatarak bu paraları kendisinin kullandığı, bir kısım kredileri şube müşterileri adına düzenlediği belgelerle çekerek fiilen ortak olduğu Ö. Limited Şirketi’ne kullandırdığı, banka müşterilerinden repo veya Hazine bonosu karşılığı aldığı paraları kayıtlara intikal ettirmeyerek zimmetine geçirdiği, bunlara karşılık birtakım müşterilere bilgisayarında düzenlenen ekstreleri, bazılarına da standart banka dekontlarından farklı olan kendi düzenlediği banka dekontlarını verdiği, bir kısım mevduat müşterilerinin hesaplarından mudi imzalarını taklit ederek sahte belge düzenlemek suretiyle para çektiği veya hesaplarına yatırılmak üzere verilen paraları mudilerin hesaplarına intikal ettirmeyerek zimmetine geçirdiği; yine fiilen ortak olduğu Ö. ve M…-K…Limited Şirketleri’ne usulsüz krediler kullandırdığı,

Bu şekilde:

Çok sayıda banka şubesi mudisine ait kredi mevduat hesaplarından müşterilerinin bilgisi ve izni olmaksızın usulsüz işlemlerle toplam 21 sahte belge karşılığı 7.951.000.000.-Lirayı;

Bu işlemler dışında 27 ayrı usulsüz işlemle 17 ayrı firma ve şahıs ismiyle çeşitli kişiler adına 5.235.751.060.- Lira kredi ödemesi yapmış gibi sahte belgelerle para çıkışı yaptığı ve bu paraları;

Repo işlemi ve Hazine bonosu alınmak üzere kendisine teslim edilen paraları kayıtlara geçirmeksizin 15 ayrı müşteriye ait 20 işlem tutarı olan 55.014.426.193.-Lirayı doğrudan elden ve usulsüz belgelerle alıp mal edindiği;

Mudi hesaplarından sahte belgeler ve imzalarla çekilen paraların bir kısmını banka müşterilerinin bilgisi ve ilgisi dışında salt o kişilerin imzalarını taklit ederek düzenlediği 5 kişiye ilişkin olmak üzere 7 ayrı sahte belge ile mudi hesaplarından 6.742.381.065.-Lira çıkış yaptığı ve paralan zimmetine geçirdiği;

Söz konusu paraların bir kısmının, veznedar olan Ü.’ın çalıştığı kasadan doğrudan sanık O. tarafından düzenlenmiş sahte imzalı tediye fişleri karşılığında veya sanığın müdür olması nedeniyle, hakkında bu olay nedeniyle daha önce görevi kötüye kullanma suçundan mahkumiyet kararı verilmiş olan veznedar Ü. üzerindeki nüfuzunu kullanmasına dayalı olarak daha sonra yerine konulmak üzere sahte imzalı makbuzlar düzenlenerek alındığı, bir kısmının ise repo ve Hazine bonosu alımlarında olduğu gibi, mudiden sanık tarafından doğrudan tahsil edildiği,

Bu şekilde oluşan zararın toplam 74.943.558.318.-Lira olduğu ve sanığın bu eylemlerin tümünü zimmet olayının ortaya çıkmasını engelleyici tedbirleri almak suretiyle gerçekleştirdiği,

Özellikle müfettiş raporu, belgelerdeki imzaların sahte olduğuna ilişkin grafoloji raporu, üç kişiden oluşan tarafsız bilirkişi kurulunun raporu ve müşteki ile tanık beyanlarından açıkça anlaşılmaktadır.

Buna karşılık Genel Kurul’ca prensip bazında çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın eylemlerinin hangi yasal düzenlemeler uyarınca cezalandırılması gerektiğinin saptanmasına ilişkindir.

Türkiye Halk Bankası 08.06.1933 gün ve 2284 Sayılı Yasa ile kurulmuş, 18.06.1984 tarihinde 233 sayılı K.H.K ile K.İ.T kapsamına alınmış, bilahare 22.01.1990 tarihinde yürürlüğe giren, 399 sayılı K.H.K’nin kapsamına dahil edilmiştir. Anılan Kararnamenin 11/b maddesi ile de; “…ifa ettikleri görevlerinden doğan suçlardan dolayı memur sayılarak, haklarında TCY’nın İkinci Kitap, Üçüncü ve Altıncı Baplarındaki hükümler uygulanır” denilmek suretiyle banka personelinin görevleri ile ilgili işledikleri suçlardan dolayı “memur gibi” cezalandırılmaları hüküm altına alınmıştır.

Bu hükümde belirtilen, TCY’nın “Devlet İdaresi Aleyhine İşlenen Cürümler” başlığını taşıyan üçüncü bab birinci faslının, 202. maddesinde ise zimmet suçları düzenlenmiş olup, anılan madde;

“Görevi sebebiyle kendisine tevdi olunan veya muhafaza, denetim veya sorumluluğu altında bulunan para veya para yerine geçen evrak veya senetleri veya diğer malları zimmetine geçiren memura altı yıldan oniki yıla kadar ağır hapis ve meydana gelen zararın bir misli kadar ağır para cezası verilir.

Yukarıdaki fıkrada gösterilen cürüm, dairesini aldatacak ve fiilin açığa çıkmamasını sağlayacak her türlü hileli faaliyette bulunmak suretiyle işlenmiş ise faile oniki yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis ve meydana gelen zararın üç misli kadar ağır para cezası verilir.

Zararın, kovuşturma yapılmadan önce tamamiyle ödenmiş olması halinde yukarıdaki fıkralarda yazılı cezaların yarısı, ödeme hükümden önce gerçekleştirilmiş ise üçte biri indirilir.

Meydana gelen zararın ödenmemesi halinde mahkemece ödettirilmesine re’sen hükmolunur.

Bu fiiller kamu bankaları aleyhine işlenmiş ise faile verilecek ceza üçte bir oranında artırılır” hükmünü taşımaktadır. Bu maddeye göre zimmet suçu, memur veya özel yasası gereğince memur gibi cezalandırılan bir kimsenin, kendisine tevdii edilen veya görevi nedeniyle saklama, denetim veya sorumluluğu altında bulunan para veya para yerine geçen belge veya senet ve sair taşınır mallan kendisi veya üçüncü kişiler yararına mal edinmesi ve failde mal edinme (zimmete geçirme) kastının bulunmasıyla oluşur.

Somut olayda, işlemlerin gerçekleştirildiği 1992, 1993 ve 1994 tarihlerinde banka ve mensupları hakkında, bu statünün geçerli olduğunda ve dolayısıyla Türkiye Halk Bankası personeli olan sanığın eyleminin suçun diğer öğelerinin de bulunması halinde, 765 sayılı TCY’nın 202. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğine kuşku bulunmamaktadır.

Sanığın hukuki durumunun, 25.11.2000 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4603 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Yasa ile ortaya çıkan yeni statü kapsamında değerlendirilmesine gelince;

Yasanın 1. maddesinde;

“1. Bu kanunun amacı, Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi’nin (bankalar) çağdaş bankacılığın ve uluslararası rekabetin gereklerine göre çalışmalarını ve özelleştirmeye hazırlanmalarını sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılmaları ile hisse satışlarına ilişkin düzenlemelerin ve hisselerin tamamına kadarının özel hukuk hükümlerine tabî gerçek ve tüzel kişilere satışının gerçekleştirilmesidir.

2. Bankalar, anonim şirket statüsündedirler. Bu kanunda yer alan hükümler dışında 4389 sayılı Bankalar Kanunu ile genel hükümlere tabidirler.

3. Bankaların çalışma konuları ve amaçları, merkezleri, sermaye miktarları, hisseleri, genel kurulları, yönetim ve denetim organları, hesapları ve kârlarının dağıtımı ile faaliyetlerine, devir, birleşme, fesih ve tasfiyelerine ilişkin diğer esaslar, ana sözleşmelerinde gösterilir.

4. Bankaların yıllık faaliyetleri 4389 sayılı Bankalar Kanunu’nun 13’üncü maddesinin 2 numaralı fıkrasında belirtilen bağımsız denetim kuruluşlarınca incelenerek rapora bağlanır. Bu raporlar bankaların genel kurullarına sunulur.

5. 233 sayılı Kamu İktisadî Teşebbüsleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname, 399 sayılı Kamu İktisadî Teşebbüsleri Personel Rejiminin Düzenlenmesi ve 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair Kanun Hükmünde Kararname, 3346 sayılı Kamu İktisadî Teşebbüsleri ile Fonların Türkiye Büyük Millet Meclisince Denetlenmesinin Düzenlenmesi Hakkında Kanun, 2886 sayılı Devlet İhale Kanunu, 6245 sayılı Harcırah Kanunu ve 237 sayılı Taşıt Kanunu ile bunların ek ve değişikliklerine ilişkin hükümler ile 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamalarının Düzenlenmesine ve Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunun 13’üncü maddesi ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu’nun 277’nci maddesi bankalar hakkında uygulanmaz” hükmüne yer verilmiş,

23.06.1999 gün ve 23734 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4389 sayılı Bankalar Yasasının “Adli suç ve cezalar” başlığını taşıyan 22. maddesinin 3. bendinde; “Banka yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensupları görevleri dolayısıyla kendilerine tevdi olunan veya muhafazaları, denetim veya sorumlulukları altında bulunan bankaya ait para veya sair varlıkları zimmetlerine geçirirlerse altı yıldan oniki yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılacakları gibi bankanın uğradığı zararı tazmine mahkûm edilirler. Bu fıkrada gösterilen suç bankayı aldatacak ve fiilin açığa çıkmamasını sağlayacak her türlü hileli faaliyette bulunmak suretiyle işlenmişse faile oniki yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis ve meydana gelen zararın üç katı kadar ağır para cezası verilir. Ayrıca meydana gelen zararın ödenmemesi halinde mahkemece re’sen ödettirilmesine hükmolunur. Zararın kovuşturma yapılmadan önce tamamıyla ödenmiş olması halinde cezaların yarısı, ödeme hükümden önce gerçekleştirilmiş ise üçte bir oranında indirilir” hükmü yer almış,

4389 Sayılı Yasa, 01.11.2005 gün ve 25983 sayılı mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5411 sayılı Bankacılık Yasası’nın, 168. maddesi ile geçici maddeleri hariç olmak üzere yürürlükten kaldırılmış ise de, banka mensuplarının bu tür eylemleri, suç olmaktan çıkarılmamış, banka aleyhine gerçekleştirdikleri zimmet ya da nitelikli zimmet eylemleri 5411 sayılı Bankacılık Yasasının 160. maddesinde; “Görevi nedeniyle zilyetliği kendisine devredilmiş olan veya koruma ve gözetimiyle yükümlü olduğu para veya para yerine geçen evrak veya senetleri veya diğer malları kendisinin ya da başkasının zimmetine geçiren banka yönetim kurulu başkan ve üyeleri ile diğer mensupları, altı yıldan oniki yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılacakları gibi bankanın uğradığı zararı tazmine mahkûm edilirler.

Suçun, zimmetin açığa çıkmamasını sağlamaya yönelik hileli davranışlarla işlenmesi hâlinde faile on iki yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar adli para cezası verilir; ancak, adli para cezasının miktarı bankanın uğradığı zararın üç katından az olamaz. Ayrıca meydana gelen zararın ödenmemesi hâlinde mahkemece re’sen ödettirilmesine hükmolunur.

Soruşturma başlamadan önce, zimmete geçirilen para veya para yerine geçen evrak veya senetlerin veya diğer malların aynen iade edilmesi veya uğranılan zararın tamamen tazmin edilmesi hâlinde, verilecek cezanın üçte ikisi indirilir.

Kovuşturma başlamadan önce, gönüllü olarak, zimmete geçirilen para veya para yerine geçen evrak veya senetlerin veya diğer malların aynen iade edilmesi veya uğranılan zararın tamamen tazmin edilmesi hâlinde, verilecek cezanın yarısı indirilir. Bu durumun hükümden önce gerçekleşmesi hâlinde, verilecek cezanın üçte biri indirilir.

Zimmet suçunun konusunu oluşturan para veya para yerine geçen evrak veya senetlerin veya diğer malların değerinin azlığı nedeniyle, verilecek ceza üçte birden yarıya kadar indirilir” şeklindeki benzer düzenleme ile yaptırıma bağlanmıştır.

Bu yasal düzenlemeler kapsamında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde; Türkiye Halk Bankası’nın bir Kamu İktisadi Teşebbüsü (KİT) olduğu ve 399 sayılı KHK’nin 1l/b maddesi uyarınca personelinin memur sayıldığı ve memur gibi cezalandırılabileceklerinde kuşku bulunmamaktadır. Ancak, 25.11.2000 tarihinde 4603 Sayılı Yasanın yürürlüğe girmesi ile birlikte, bu Yasanın 1. maddesinin 2. ve 5. bendlerinin açık hükmü gereğince, TC. Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası ve Türkiye Emlak Bankası özel hukuk statüsüne tabi bir anonim şirket haline dönüştürülerek, personeli hakkında 233 ve 399 sayılı KHK’lerin uygulanması olanağı ortadan kaldırılmış, hatta Devlet kurumu olmanın doğal uzantıları olan Harcırah Yasası, Taşıt Yasası gibi yasaların hükümlerinin de artık bu bankalar için uygulanmayacağı esası getirilmiştir. Başka bir anlatımla, Türkiye Halk Bankası personelinin memur gibi cezalandırılabilmelerinin yasal dayanağı, yasa koyucu tarafından ortadan kaldırılmıştır. Bu nedenle, Türkiye Halk Bankası personeli hakkında, 25.11.2000 tarihinden sonra gerçekleştirilen zimmet eylemlerinden dolayı 765 sayılı TCY’nın 202. maddesinin uygulanması yasal olarak olanaksız hale gelmiştir. Ancak banka personelinin eylemleri suç olmaktan çıkartılmamış ve 4603 Sayılı Yasa ile anılan bankalar, 4389 sayılı Bankalar Yasası’na tabi kılınmış, personelin görevleri ile ilgili olarak banka aleyhine gerçekleştirdikleri eylemler 4389 Sayılı Yasanın 22. maddesinde, bilahare 4389 Sayılı Yasanın yürürlükten kalkması ve onun yerine yürürlüğe konulan 5411 Sayılı Yasanın 160. maddesinde yaptırıma bağlanmıştır.

4603 Sayılı Yasa ile ortaya çıkan durum öğretide de ele alınmış ve Doç. Dr. Fatih Selami Mahmutoğlu, Ekonomik Suçlar Bağlamında Kredi Hukukundan Kaynaklanan Suç ve İdari Suçlar adlı eserinde, “4603 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi Ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkında Kanun’un, bu bankalara 399 sayılı KHK’nin uygulanamayacağına ilişkin 1. maddesinin 5. fıkrası, 4743 sayılı Mali Sektöre Olan Borçların Yeniden Yapılandırılması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun’un söz konusu bankaların yönetim, denetim ve tasfiye kurulu üyelerinin ceza ve idare hukuku bakımından memur sayılmayacaklarına ilişkin geçici 1. maddesi ve 4603 Sayılı Kanunun geçici 1’inci maddesinin (3) numaralı fıkrasının, “Bankalarda 31.12.2002 tarihinden sonra özel hukuk hükümlerine tâbi olmayan personel çalıştırılamaz” şeklindeki 6. maddesi göz önüne alındığında, bu bankalar açısından TCK. 202/5’in uygulanamayacağı söylenebilecektir” şeklinde konuyu ele almış ve aynı esası kabul etmiştir (sh. 231).

Erol Çetin ise, Memur Suçları adlı eserinde; “25 Kasım 2000 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4603 Sayılı Yasanın 1. maddesinin 2. bendi ile Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Emlak Bankası 4389 sayılı Bankalar Yasasına ve genel hükümlere tabi anonim şirket durumuna getirilmiş, bu maddenin 5. bendi ile de sözü edilen üç banka hakkında 233 ve 399 sayılı KHK’lerin uygulanmayacağı bildirilmiştir.

Daha sonra 31 Ocak 2002 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4743 Sayılı Yasanın geçici 1. maddesinin son fıkrasında da “Ziraat Bankası, Halk Bankası ve Emlak Bankası’nın yönetim, denetim ve tasfiye kurulu üyelerinin ceza ve idare hukuku bakımından memur sayılmayacakları” bildirilmiştir.

Bu yasal düzenlemeler karşısında, personeli Ceza Hukukunda memur sayılmayan ve KİT personelinin memurlar gibi cezalandırılmalarının yasal dayanağını oluşturan 399 sayılı KHK’nin 11. maddesinin (b) fıkrasına da tabi olmayan Ziraat Bankası, Halk Bankası ve sonradan tasfiye edilmiş olan Emlak Bankası görevlileri 4603 Sayılı Yasanın yürürlük tarihi olan 25 Kasım 2000 tarihinden sonra işledikleri kimi suçlar nedeniyle dahi memurlara uygulanan yasa hükümleriyle cezalandırılamayacaktır. Bu durumun hukuksal sonucu olarak da bu kimseler 25 Kasım 2000 tarihinden sonra işledikleri zimmet, rüşvet, görevi savsama ve görevde yetkiyi kötüye kullanma suçları gibi memur suçlarıyla cezalandırılamayacaklar, ancak işledikleri zimmet suçları nedeniyle haklarında özel banka görevlilerinde olduğu gibi 4389 sayılı Bankalar Yasası’nın 22/3. maddesi uygulanabilecektir. Bu yasal değişiklik sanık lehine yapılmış bir değişikliktir” görüşünü ileri sürmüştür (2. Bası, sh. 391).

Gerek yasal düzenlemelerin açıklığı, gerekse öğretide kabul edildiği üzere, Türkiye Bankası personelinin 25.11.2000 tarihinden sonra memur gibi cezalandırılabilmelerinin yasal dayanağının kalkmış olması karşısında, yalnızca bankanın sermayesinin Devlete ait olması nedeniyle kamu bankası statüsünü sürdürdüklerinden bahisle bu kimselerin memur gibi cezalandırabilecekleri kabul edilemez. Kaldı ki, 4743 Sayılı Yasanın yalnızca söz konusu bankaların yönetim, denetim ve tasfiye kurulu üyelerini memur olmaktan çıkarttığı, diğer personelin memurluk statülerinin devam ettiğini kabul etmek de olanaksızdır. Zira, bir kurumun üst düzey sorumluluk taşıyan yöneticilerinin istisna tutularak memur sayılmayıp, alt düzey personelinin memur sayılmaları, temel idare hukuku ilkelerine ve yukarıda belirtilen açık yasal düzenlemeye aykırı olacaktır.

Görüldüğü gibi 25.11.2000 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 4603 Sayılı Yasanın 1. maddesinin 2. ve 5. fıkraları uyarınca, Türkiye Halk Bankası, T.C. Ziraat Bankası ve T.C. Emlak Bankası ile birlikte özel hukuk statüsüne tabi tutularak, anonim şirket haline dönüştürülmek suretiyle, personeli hakkında 233 ve 399 sayılı KHK’lerin uygulanması olanağı ortadan kaldırılmış, bu suretle de anılan banka personelinin memur gibi cezalandırılmaları olanaksız hale getirilerek, bu personelin zimmet ve nitelikli zimmet eylemleri nedeniyle, 765 sayılı TCY’nın 202. maddesinin tatbik yeteneği ortadan kaldırılmış ise de, anılan değişiklikle, banka mensuplarının bu tür eylemleri, suç olmaktan çıkarılmamış, banka aleyhine gerçekleştirdikleri zimmet ya da nitelikli zimmet eylemleri 4389 sayılı Bankalar Yasası’nın 22. maddesinin 3. fıkrası ve 01.11.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5411 sayılı Bankacılık Yasası’nın 160. maddesinin 1. ve 2. fıkraları ile yaptırım altına alınmıştır.

765 sayılı TCY’nın 2/2. maddesinde öngörülen “sonradan yürürlüğe giren yasanın, lehte hükümler taşıması durumunda önceden işlenen suçlar yönünden de, tatbik ve infaz edileceği” kuralı gereğince, 25.11.2000 tarihinden itibaren Türkiye Halk Bankası personelinin zimmet suçlarında 4389 Sayılı Yasanın 22., 5411 Sayılı Yasanın 160. maddeleri, 25.11.2000 tarihinden önce işlenen zimmet suçlarından ise 4389, 5411 ve 765 sayılı TCY’nın 202. maddesi uyarınca değerlendirme yapılarak, lehe olan yasa hükümleri uygulanarak hüküm kurulması zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.

Suç tarihinin 1992, 1993 ve 1994 olduğu somut olayda; anılan tarihler itibarıyla 765 sayılı TCY’nın 202. maddesi kapsamında değerlendirilmesi gereken bu fiillerin, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren ve lehte hükümler içermesi nedeniyle, 765 sayılı TCY’nın 2/2. maddesi uyarınca tatbik ve infazı gereken 4389 ve 5411 Sayılı Yasalar kapsamında tahlil ve değerlendirilmesi gerekmektedir. 5237 Sayılı Yasanın ise somut olayımızda uygulanma olanağı kalmamıştır.

Buna göre; bankacılık zimmeti suçuna ilişkin hükümlerin uygulanamayacağına karar verilen özel daire kararı isabetli bulunmamış olup; suçun sübut bulup bulmadığı ile hükmün eksik soruşturma sonunda verilip verilmediği hususları ise özel dairece esasa ilişkin olarak yapılacak temyiz incelemesi sonucunda belirlenmelidir.

Bu itibarla; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile kabulüne, özel daire kararının kaldırılmasına ve dosyanın, yerel mahkeme hükmünün Ceza Genel Kurulu’nca kabul edilen prensipler dâhilinde esastan incelenerek bir karar verilmesi için özel daireye gönderilmesine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan genel kurul üyelerinden M. Tatar ve M. Öztürk;

“Halk Bankası … Şubesi müdürü olarak görev yapan sanık 1992, 1993, 1994 yıllarında o günler için oldukça büyük bir miktar banka parasını çeşitli yöntemlerle zimmetine geçirmiştir. Kaçan sanık bilahare yakalanmış ve yapılan yargılama sonunda mahkemece toplam 74.943.558.318.-Lirayı zimmetine geçirdiğinden bahisle sonuç olarak 5237 Sayılı Yasanın 7, 4389 Sayılı Yasanın 22/3, 765 Sayılı TCK’nun 80 ve 59. maddeleri uyarınca sonuç olarak 16 yıl 8 ay hapis ve 249.810.-YTL ağır para cezasına mahkum edilmiş, banka zararının tazminine karar verilmiştir.

Bu karar sanık vekili ve katılanlar tarafından temyiz edilip, daireye geldiğinde, çoğunluk kararıyla; suç tarihi itibariyle sanığın eylemi 765 Sayılı TCK’nun 510. maddesinde yer alan hizmet nedeniyle emniyeti suistimal suçunu oluşturacağı ve aynı yasanın 102/4 ve 104/2. maddelerinde öngörülen zaman aşımı süresinin gerçekleşmiş bulunması nedeniyle davanın ortadan kaldırılmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, yerel mahkeme kararında suç niteliğinin belirlemesi yönüyle bir isabetsizlik bulunmadığından, daire kararının kaldırılarak, mahkeme kararının sanığın hangi eylemlerinin nitelikli, hangilerinin basit zimmeti oluşturduğunun belirlenmesi bakımından bozulması yolundaki itirazının, Genel Kurul’un çoğunluğunca değişik gerekçe ile kabulüyle yukarıda yazılı hükme varılmış ise de bu karara aşağıda açıklayacağımız gerekçeler ışığında katılmamaktayız.

Bu konuda öncelikle mevzuatın gözden geçirilmesi gerekmektedir, içinde Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi, T.C. Ziraat Bankası ve Emlak Bankası Anonim Şirketi’nin de bulunduğu bir çok devlet kuruluşu 18.6.1984 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 233 sayılı Kamu iktisadi teşebbüsleri Hakkında KHK’nin kapsamına alınmıştır. Kuruluşların cezai sorumlulukları da bu kararname ile düzenlenmiştir.

Daha sonra 29.01.1990 tarihli mükerrer Resmi Gazete’de yayımlanan 399 sayılı KHK ile kamu iktisadi teşebbüslerinin personel rejimi düzenlenmiş ve 233 Sayılı Kararname’nin bazı maddeleri yürürlükten kaldırılmıştır. Bilahare 11 Şubat 1992 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 3771 sayılı ‘Kamu iktisadi Teşebbüsleri Personel Rejiminin Düzenlenmesi ve 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin Bazı Hükümlerinin Yürürlükten Kaldırılmasına Dair 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 3. maddesi ile, 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 11. maddesinin (b) bendi yeniden düzenlenerek, her çeşit personelin, “Teşebbüslerin ve bağlı ortaklıkların paralarına ve para hükmündeki evrak ve senetlerine ve diğer mevcutlarına karşı işledikleri suçlar ile bilanço, tutanak, rapor ve benzeri her türlü belge ve defterleri üzerinde işledikleri suçlar ile ifa ettikleri görevlerinden doğan suçlardan dolayı memur sayılarak haklarında TCK’nun 2. kitap üçüncü ve altıncı baplarındaki hükümler uygulanır” hükmü getirilmiştir. Yani bu kurumların personeli memura benzetilmişlerdir.

23.06.1999 tarihinde, 4389 sayılı Bankalar Kanunu yürürlüğe girmiş ve zimmet suçu da bu kanunla TCK’dan bağımsız olarak, ayrı bir suç olarak düzenlenmiş, ancak 22. maddesinin 11. fıkrasında (ilk halinde 10. fıkra) mevcut “Bu kanuna göre suç teşkil eden hareket ve fiiller başka kanunlara göre de cezayı gerektirdiği takdirde, failleri hakkında en ağır cezayı gerektiren kanun maddesi uygulanır” yolundaki atıf nedeniyle 765 sayılı TCK’nun 202. maddesi son fıkrasında yazılı “Bu fiiller kamu bankaları aleyhine işlenmiş ise faile verilecek ceza üçte bir artırılır” hükmü gereğince bu madde uygulanabilmekte idi. Ancak 25 Kasım 2000 tarihinde yayımlanıp yürürlüğe siren 4603 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Ziraat Bankası, Türkiye Halk Bankası Anonim Şirketi ve Türkiye Emlak Bankası Anonim Şirketi Hakkındaki Kanun’un 2. maddesi “Bankalar anonim şirket statüsündedirler. Bu kanunda yer alan hükümler dışında 4389 sayılı Bankalar Kanunu ile genel hükümlere tabidirler”, 5. maddesinde ise “233 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Hakkında Kanun hükmünde Kararname, 399 sayılı Kamu İktisadi Teşebbüsleri Personel Rejiminin Düzenlenmesi ve 711 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Bazı Maddelerinin Yürürlükten Kaldırılmasına dair Kanun Hükmünde Kararname … bankalar hakkında uygulanmaz” şeklinde bir düzenleme yapılmıştır.

Bütün düzenlemeler göz önüne alındığında, karşımıza şöyle bir tablo çıkmaktadır. T. Halk Bankası, T.C.Ziraat Bankası ve T. Emlak Bankası personeli memur olmadığı halde 399 sayılı Kanun Hükmünde Kararname’nin 11/b maddesindeki düzenlemeyle banka mallarına karşı bu kuruluşların personeli tarafından işlenen fiillerinden ötürü memur gibi cezalandırıldıkları halde 25 Kasım 2000 tarihinde yürürlüğe giren 4603 Sayılı Yasanın 2. ve 5. maddeleri ile anılan bankaların anonim şirket statüsünde oldukları, 233 ve 399 sayılı Kanun Hükmündeki Kararname’lerin bankalar hakkında uygulanmayacağını belirtilerek, bu bankaları da özel bankalar statüsüne geçirmiştir. İşte burada önemli bir şey olmuştur. Bu bankaların personeli memur benzeri olma statüsünden çıkarılmıştır. Banka para ve mallarına karşı işledikleri suçlardan ötürü özel banka personeli konumuna gelmişlerdir. Yani suçun unsuru olan memur gibi cezalandırabilme olanağı ortadan kalkmıştır.

25 Kasım 2000 tarihinde yürürlüğe giren 4603 Sayılı Kanun, Halk Bankası, Emlak Bankası ve T.C. Ziraat Bankası’nın, anonim şirket statüsünde olduğunu ve haklarında 233 ve 399 sayılı Kanun hükmünde Kararname’lerin uygulanmayacağını söylemekle 399 sayılı KHK’nin 11/b maddesi hükmüne göre memur gibi cezalandırılan bu personelin, memur gibi cezalandırma durumuna son vermiştir. Özgü bir suç olması nedeniyle sadece memurlar ya da yasalarla memura benzetilen kimselerce işlenebilen, bu sıfatı taşımayan kimseler tarafından işlenmesi olanaksız olan zimmet suçunun asli unsurlarından memur olma, ya da memura benzetilme unsurunu ortadan kaldırmıştır. Yapılan bu değişiklikler sanık lehinedir.

Anayasa’nın 38. maddesinin 1. fıkrası “Kimse, işlediği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz; kimseye suç işlediği zaman kanunda o suç için konulmuş olan cezadan daha ağır bir ceza verilmez” hükmünü amirdir. 765 sayılı TCK’nun 2. maddesinin 1. fıkrası “İşlendiği zamanın kanununa göre cürüm veya kabahat sayılmayan fiilden dolayı kimseye ceza verilemez. İşlendikten sonra yapılan kanuna göre cürüm veya kabahat sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz. Eğer böyle bir ceza hükmolunmuşsa icrası ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar” aynı maddenin 2. fıkrası ise, “bir cürüm ve kabahatin işlendiği zamanın kanunu ile sonradan neşrolunan kanun hükümleri birbirinden farklı ise failin lehine olan kanun tatbik ve infaz olunur” hükmünü taşımaktadır. Benzer düzenleme 5237 Sayılı Yasanın 7. maddesinde de mevcuttur. Bu kural gereği fiil tarihinde suç ya da kabahat olarak düzenlenmeyen bir eylemden dolayı ceza verilemeyeceği gibi sonradan yürürlüğe giren yasalarda lehe düzenlemeler varsa bunların da sanık hakkında uygulanacağı açıktır.

Bu kuralları olayımıza uygulayacak olursak,

Zimmet suçu yukarıda belirttiğimiz gibi özgü suç olduğundan sadece memurlar tarafından ya da yasaya memura benzetilenler tarafından işlenebilir. 4603 Sayılı Yasayla memurluk unsuru ortadan kalkan personel TCK’nuna göre cezalandıramayacaktır. Suç tarihinde yürürlükte olan bankacılık konularını düzenleyen 3182 Sayılı Yasada zimmet suçu düzenlenmediği için, bu tür eylemler bakımından genel kurallara gidilmesi gerekmektedir. Suç tarihinde banka personelinin bu tür fiilleri 765 sayılı TCK’nun 510. maddesindeki hizmet nedeniyle emniyeti suçunu oluşturmaktadır.

Suç tarihinden 5 yıl kadar sonra yürürlüğe giren 4389 Sayılı Yasanın da olaya tatbik imkanı bulunmamaktadır. Ayrıca burada düzenlenen zimmet suçu TCK’nun da düzenlenen zimmet suçundan tamamen ayrı bir suçtur. Zimmetin nitelikli hali TCK’nun da artırım nedeniyken, 4389 Sayılı Yasada 12 yıldan az olmayacak hapsi gerektiren bir suç olarak kaleme alınmıştır. Soruşturma usulleri dahi farklıdır.

Eski 5. Ceza Daire üyesi E. Ç. de 2003/1, 2 sayılı Yargıtay Dergisinde yazdığı makale ve Memur Suçları adlı kitabında aynı hususlara değinmekte ve 4603 Sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra lehe olan bu yasanın eski tarihli suçlara da uygulanması gerektiğini açık bir dille ifade etmektedir.

Sonuç olarak, sanığın eylemi 765 sayılı TCK’nun 510. maddesine uymakta ve zamanaşımı gerçekleşmiş olduğundan düşme kararı verilmesi gerektiğini düşündüğümüzden Sayın Çoğunluk görüşüne katılmıyoruz” şeklinde,

Bir genel kurul üyesi de, benzer görüşle, itirazın reddi yönünde karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçe ile KABULÜNE,

2- Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nin 07.10.2009 gün ve 14187-10173 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,

3- Dosyanın, Ceza Genel Kurulu’nca kabul edilen prensipler dairesinde esastan incelenerek bir karar verilmesi için Yargıtay 7. Ceza Dairesi’ne gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 04.05.2010 günü yapılan müzakerede oyçokluğu ile karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

4. CEZA DAİRESİ

E. 2008/1710

K. 2009/15748

T. 7.10.2009

• GÖREVİ KÖTÜYE KULLANMA ( Devlet Hastanesi Acil Servisinde Hekim Olarak Görevli Olan Sanığın Ateşli Silahla Bacağından Yaralanmış Olan Hastayı Tedavi İşlemini Poliklinik Defterine Kaydetmediği Gibi Durumu Yetkili Makamlara da Bildirmemesi )

• HASTANE ACİL SERVİSİNDE GÖREVLİ HEKİM ( Sanığın Ateşli Silahla Bacağından Yaralanmış Olan Hastayı Tedavi İşlemini Poliklinik Defterine Kaydetmediği Gibi Durumu Yetkili Makamlara da Bildirmemesi Eyleminin Görevi Kötüye Kullanma Suçunu Oluşturacağı )

• LEHE KANUN UYGULAMASI ( Görevi Kötüye Kullanma – Suçun Kamu Görevlisi Olmayan Sağlık Mesleği Mensuplarının Eylemlerini Düzenlediği Gözetilerek ve Lehe İnceleme de Yapılarak Karar Verilmesi Gerektiği )

5237/m.7,257/2,279

765/m.230,235

5252/m.9

ÖZET : Devlet hastanesi acil servisinde hekim olarak görevli olan sanığın, ateşli silahla bacağından yaralanmış olan hastayı tedavi etmesine karşın, tedavi işlemini poliklinik defterine kaydetmediği gibi durumu yetkili makamlara da bildirmediğinin iddia edilmesi karşısında, eylemlerinin kanıtlanması durumunda 765 sayılı TCY.nın 230 ve 235.maddelerine ( 5237 sayılı Yasanın 257/2, 279 ) uyan suçları oluşturabileceği ve 765 sayılı Yasanın 530.maddesindeki suçun kami görevlisi olmayan sağlık mesleği mensuplarının eylemlerini düzenlediği gözetilerek ve lehe inceleme de yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekir.

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak;

1- Devlet hastanesi acil servisinde hekim olarak görevli olan sanığın, ateşli silahla bacağından yaralanmış olan hastayı tedavi etmesine karşın, tedavi işlemini poliklinik defterine kaydetmediği gibi durumu yetkili makamlara da bildirmediğinin iddia edilmesi karşısında, eylemlerinin kanıtlanması durumunda 765 sayılı TCY.nın 230 ve 235.maddelerine ( 5237 sayılı Yasanın 257/2, 279 ) uyan suçları oluşturabileceği ve 765 sayılı Yasanın 530.maddesindeki suçun kami görevlisi olmayan sağlık mesleği mensuplarının eylemlerini düzenlediği gözetilerek, yargılamaya devam edilerek kanıtlar değerlendirilmek suretiyle ilgili yasa hükümlerindeki suçlara ilişkin öğelerin varlığı tartışılıp, 5237 sayılı Yasanın 7/2 ve 5252 sayılı Yasanın 9/3.maddeleri uyarınca lehe inceleme de yapılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ile ve eylemin yalnızca anılan 530.maddeye uyduğu ve bu durumda suçun zamanaşımının dolduğu biçimindeki yasaya aykırı gerekçeyle kamu davasının ortadan kaldırılmasına karar verilmesi,

2- Mahkemenin kabul ve uygulamasına göre de; zamanaşımının dolması durumunda hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 5271 sayılı CYY.nın 223/8. maddesi uyarınca düşme kararı verilmesi gerektiği gözetilmeden, 765 sayılı TCY.nın 102 ve 105.maddeleri uyarınca ortadan kaldırma kararı verilmesi,

SONUÇ : Yasaya aykırı ve O yer C.Savcısının temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesi aşamadan başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 07.10.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

yarx

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: