İsnadın ispatı

İsnadın ispatı

MADDE 127 – (1) İsnat edilen ve suç oluşturan fiilin ispat edilmiş olması halinde kişiye ceza verilmez. Bu suç nedeniyle hakaret edilen hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararı verilmesi halinde, isnat ispatlanmış sayılır. Bunun dışındaki hallerde isnadın ispat isteminin kabulü, ancak isnat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu yararı bulunmasına veya şikayetçinin ispata razı olmasına bağlıdır.

(2) İspat edilmiş fiilinden söz edilerek kişiye hakaret edilmesi halinde, cezaya hükmedilir.

T.C.

YARGITAY

2. CEZA DAİRESİ

E. 2008/1261

K. 2008/5306

T. 1.4.2008

• KESİNLEŞMİŞ MAHKUMİYET KARARININ BULUNMAMASI ( Asliye Ceza Mahkemesinin Dava Dosyası Getirtilip 5237 Sayılı TCY’nın 129.Maddesinin Uygulama Koşullarının Bulunup Bulunmadığının Tartışılması Gerektiği )

• HIRSIZLIK FİİLİ NEDENİYLE HAKARET ( Asliye Ceza Mahkemesinin Dava Dosyası Getirtilip 5237 Sayılı TCY’nın 129.Maddesinin Uygulama Koşullarının Bulunup Bulunmadığının Tartışılması Gerektiği )

• İSNADIN İSPATI ( Sanığın Evinden Yapılan Hırsızlık Olayı Sonrası Katılana Karşı Hakaret Eylemini Gerçekleştirmesi Katılan Hakkında Hırsızlık Suçundan Dava Açıldığı – 5237 Sayılı TCY’nın 129.Maddesinin Uygulama Koşullarının Bulunup Bulunmadığının Tartışılması Gerektiği )

5237/m.127,129

ÖZET : Sanığın evinden yapılan hırsızlık olayı sonrası katılana karşı hakaret eylemini gerçekleştirmesi katılan hakkında hırsızlık suçundan dava açıldığının anlaşılması ve sanık müdafiinin talebi karşısında, Asliye Ceza Mahkemesinin dava dosyası getirtilip kanıtlarda değerlendirilerek, 5237 sayılı TCY.nın 129.maddesinin uygulama koşullarının bulunup bulunmadığının tartışılmaması yasaya aykırıdır.

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi:

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak;

1- Sanığın evinden yapılan hırsızlık olayı sonrası katılana karşı hakaret eylemini gerçekleştirmesi katılan hakkında hırsızlık suçundan dava açıldığının anlaşılması ve sanık müdafiinin talebi karşısında, Tavşanlı Asliye Ceza Mahkemesinin 13.07.2006 tarih ve 2006/39 E. 2006/266 K. Sayılı dava dosyası getirtilip kanıtlarda değerlendirilerek, 5237 sayılı TCY.nın 129.maddesinin uygulama koşullarının bulunup bulunmadığının tartışılmaması,

Kabule göre ise;

2-Katılan hakkında hakarete konu hırsızlık eyleminden dolayı kesinleşmiş bir mahkumiyet kararının bulunmaması karşısında, 5237 sayılı TCY.nın 127.maddesinin uygulanamayacağının gözetilmemesi,

SONUÇ : Yasaya aykırı ve katılan Turan Üstün vekilinin temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKMÜN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesinden başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 01.04.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2006/4-162

K. 2006/181

T. 11.7.2006

• BASIN YOLUYLA SÖVME ( Eylemin Katılanı Görevinden Dolayı Aşağılama Küçültme Boyutuna Ulaşmadığı Anlaşıldığından Suçun Oluşmadığı )

• AŞAĞILAMA KÜÇÜLTME ( Sanığın Siyasi Bir Kişilik Olan Katılanın Görevinden Kaynaklanan Uygulamalarını Polemik Yaratan ve Rahatsız Eden Bir Üslupla Sorgulandığı – Aşağılama Küçültme Boyutuna Ulaşmadığından Sövme Suçunun Oluşmadığı )

• SİYASİ KİŞİNİN ELEŞTİRİLMESİ ( Katılanın Görevinden Kaynaklanan Uygulamalarını Polemik Yaratan ve Rahatsız Eden Bir Üslupla Sorgulandığı – Aşağılama Küçültme Boyutuna Ulaşmadığından Sövme Suçunun Oluşmadığı )

2709/m.22,26,28,38

5187/m.3

5237/m.127

765/m.480,481,482

ÖZET : Sanığın görevinden dolayı basın yoluyla sövme suçundan Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, sanığa yüklenen suçun oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.

Somut olayda, haber ve yorumların kaynağı, yapılma nedeni, açıklama yapan ve hakkında açıklama yapılanların toplumdaki konumları, tüm yazıların içeriği dikkate alındığında, sanığın, siyasi bir kişilik olan katılanın görevinden kaynaklanan uygulamalarını dört gün boyunca devam eden yazı dizisinde, polemik yaratan ve rahatsız eden bir üslupla sorgulayıp, sert, ağır ve çarpıcı biçimde kamuoyunun bilgisine sunduğu, ancak eylemin katılanı görevinden dolayı aşağılama, küçültme boyutuna ulaşmadığı anlaşılmaktadır. Bu nedenle suç oluşmamıştır.

DAVA : Sanık Ahmet Tuncay Özkan’ın, zamanın İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’a görevinden dolayı basın yolu ile adiyen tahkir suçundan beraatine ilişkin Ankara 2.Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 05.03.2002 gün ve 567-192 sayılı hüküm katılan vekilleri tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 08.03.2006 gün ve 7591-6307 sayı ile;

“Başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak; yayın yoluyla haber verme ve düşünce açıklayıp eleştiride bulunma hakları Anayasanın 22., 26. maddelerinde güvence altına alınmıştır. Ancak haber verme hakkının kullanıldığından söz edilebilmesi için; haber güncel olmalı, verilmesinde kamu yararı bulunmalı, veriliş biçimi ile konu arasında düşüncel bağ kurulmuş olmalı, haberde adı geçenler hakkında küçültücü değer yargılarında bulunulmamalı ve ayrıca gerçek olan habere gerçek dışı eklemeler yapılmamalıdır. Yine, haber verme hakkının ayrılmaz bir parçası olan ve demokrasi ve hukuk devleti ilkelerinin önemli bir dayanağı niteliğindeki eleştiri” hakkı yönünden de aynı hususlar geçerlidir.

Suça konu olayda eser sahibi olan yazarın, İstanbul Valisi tarafından İçişleri Bakanına yazılan 15.03.2001 tarihli ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde “Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Büro Amirliği” adı altında kurulmak istenilen yeni yapılanma dayanak alınarak dört gün süren yayınlarda bulunduğu anlaşılmaktadır. Haberin bu yönüyle gerçekliğinin ve güncel bulunduğunun kabul edilmesi olanaklı ise de; 20.04.2001 tarihli ve “İstanbul Emniyeti ve İçişleri tayin listesini onaylamayan Vali Çakır’ı görevinden aldırmak için peşine ajan takıp rapor hazırlattı.” alt başlığı ile metin içerisinde yer alan, “acaba bu büyük operasyonda Fethullah parmağı, nakşi arzusu, işadamı tutkusu var mı? Şu bulmaca gibi konuşan İçişleri Bakanımız dile gelse de anlatsa bu olayları…” ve 21.4.2001 tarihli gazetede yayımlanan, “Poliste şantaj çetesi, İçişleri Bakanı Tantan’ın emriyle Abanoz’un kurduğu gizli teşkilat….” başlığı ile metin içerisinde yer alan “Tantan İstanbul’u üç bölgeye ayırmış, Abdulhamit’in jurnal teşkilatı gibi çalışıyorlar” cümleleri ve iç sayfa başlığında yer alan, “İstanbul’da jurnal teşkilatı kurdular” başlığı ile içeriğindeki katılanı bu yasadışı jurnal teşkilatının başı gibi gösteren ifadeler ve 22.04.2001 tarihli gazetede “sayın Tantan belgeye ne diyeceksiniz” başlığı altında yer alan; “Tantan hukuksuzluğunu yolsuzluk ve usulsüzlük kalkanının arkasına saklayıp ne olduğu anlaşılmayan açıklamalarla kafa bulandırıyor… yolsuzluk ve usulsüzlükle mücadele edeceğiz diyerek çete haline dönüşenlerin maskelerini tek tek yırtacağım” sözlerinin habere konu olan katılanı, görevinden dolayı küçük düşürücü değer yargıları içerdiği ve eleştiri sınırlarını aşarak kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunduğu gözetilmeden dosya içeriğine uygun bulunmayan yetersiz gerekçeyle beraat kararı verilmesi” gerekçesiyle bozulmuştur.

Yargıtay C.Başsavcılığı ise 24.05.2006 gün ve 67359 sayı ile;

“… Siyasi kişiler hakkında görevlerinden kaynaklanan uygulamalarını basın, polemik yaratan, rahatsız eden bir uslüpla, sert, ağır ve çarpıcı biçimde kamuoyunun bilgisine sunabilir. Esasen zaten basın özgürlüğü bir dereceye kadar abartma hakkını da içermektedir. Ancak bu yapılırken yazıda yer alan değer yargıları, açık bir sövgü içermediği sürece ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmeli; ortaya konulan olgular ise gerçek olmalıdır.

Sanığın davaya konu yazıları bir bütün halinde değerlendirildiğinde; katılan hakkındaki değer yargıları, sövme kastıyla yani açıkça aşağılama ve küçültme amacıyla yazıya dökülmemiş, bu içerikte sözler de kullanılmamıştır. Yazılarda aktarılan olgular da güncel olup, katılan tarafından reddedilmeyen belgelere dayanılmıştır. Dosyada aksine bir kanıt ta söz konusu olmayıp, savunma da bu doğrultudadır. Bu nedenle eleştiri sınırları içerisinde kalan yazılarda atılı suçun unsurları oluşmamıştır.

Ayrıca Yüksek Daire suçun sübutunu kabul ederken, yargılama sırasında kamu davasına konu yazılar dışında bir kanıt toplanmaması karşısında, ortaya konulan “olguların” gerçek olduğuna yönelik kanıtları liste halinde sunan ve bu kanıtların toplanmasını isteyen savunmayı meskut bırakmış, dolayısıyla savunma hakkı da ihlal edilmiştir.” görüşü ile itiraz yasa yoluna başvurarak Özel Daire kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmesini talep etmiştir.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulunda okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Sanık Ahmet Tuncay Özkan’ın görevinden dolayı basın yoluyla sövme suçundan beraatine karar verilen olayda Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, sanığa yüklenen suçun oluşup oluşmadığı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın esasının çözümüne geçilmeden, sanığa ispat olanağı sağlanması bakımından soruşturmanın genişletilmesine gerek bulunup bulunmadığı hususu Yargıtay İçyönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak ele alınıp tartışılmış, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 39. maddesinde; “Kamu görev ve hizmetinde bulunanlara karşı, bu görev ve hizmetin yerine getirilmesiyle ilgili olarak yapılan isnatlardan dolayı açılan hakaret davalarında, sanık, isnadın doğruluğunu ispat hakkına sahiptir. Bunun dışındaki hallerde ispat isteminin kabulü, ancak isnat olunan fiilin doğru olup olmadığının anlaşılmasında kamu
yararı bulunmasına veya şikayetçinin ispata razı olmasına bağlıdır.” denilerek temellendirilen, 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 481. ve 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının ise 127. maddesinde düzenlenen ispat hakkının belirli bir fiil isnadına dayanan hakaret suçlarında söz konusu olması, yargılamaya konu kamu davasının ise sövme suçuna ilişkin bulunması karşısında, soruşturmanın bu yönde genişletilmesine gerek bulunmadığı ikiye karşı yirmibir oyla kararlaştırılmıştır.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyesi Muvaffak Tatar; “İddianamede “Poliste şantaj çetesi”, “İşte belge…”, “Bu da silah gerçeği…”, “Silah oyunu tutmadı” biçiminde yer alan anlatımlarla, sanığa atılı suçlamaların kabul edilmesi halinde, hakkında suç tarihinde yürürlükte bulunan ve lehe kanun olması nedeniyle 765 sayılı TCK.nun 480. maddesinin uygulanmasını gerektirir bir kamu davası açıldığı anlaşılmaktadır. İddianamede, uygulanacak yasa kuralının 482. madde olarak gösterilmesi; sanığın “madde-i mahsusa tayini” suretiyle hakaret suçundan cezalandırılması için kamu davası açıldığı gerçeğini değiştirir nitelikte görülmemiştir.

Davanın bu şekilde açıldığının kabulü ile sanığın savunmasında ve 23.01.2002 tarihli dilekçesinde yer alan; suçlandığı eylemlerin dayanağını oluşturan ve müdahilin görevine taalluk eden maddi olguların gerçek olduğunun ve araştırılması talebinin ispat hakkının kullanılması niteliğinde olduğu sonucuna varılmıştır. Çünkü; Anayasanın 39. maddesine uygun olarak düzenlenmiş 765 sayılı TCK.nun 481. maddesinin, kamu hizmeti görenlere karşı isnat olunan fiilin kamu hizmetine taalluk eylediği durumlarda ispat hakkının tanınmasını zorunlu kılan, prosedürünü ve sonuçlarını gösteren ve müştekinin özel bir soruşturma veya yargılama usulüne tabi kimselerden olması halinde dahi bu hakkın hakaret davasına bakan mahkemede kullanılmasını öngören açık düzenlemesi, maddi olaylar ispatlandığında, öncelikle 480. maddeden açılan kamu davasının düşürülmesini gerektirmektedir.

Yerel Mahkemenin, beraat kararı vereceğine göre “ispat hakkına” öncelik vermediği düşünülebilirse de, Yüksek 4.Ceza Dairesinin, sanığın eylemlerinin suç oluşturduğuna ilişkin bozma kararında, sanığa öncelikle “ispat hakkı” tanınması zorunluluğuna işaret etmesi gerektiği ve daire kararına yönelen itirazın bu değişik gerekçeyle kabulüne karar verilmesi düşüncesinde olduğumdan, kararın oluşumunda anılan ön sorunun bulunmadığı ve sanığa ispat hakkı tanınmasına gerek bulunmadığına ilişkin sayın çoğunluk görüşüne katılmıyorum.” diyerek,

Bir Kurul üyesi ise; somut olayda sanığa ispat hakkı tanınması gerektiği görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.

Ön sorunun bu şekilde çözümlenmesinden sonra işin esası incelenip tartışıldığında;

Demokratik toplumlar, temel hak ve özgürlüklere dayanan toplumlardır. Bu tür toplumlarda Devletin görevi, temel hak ve özgürlükleri korumak ve geliştirmektir. Temel hak ve özgürlükler arasında düşünce ve kanaati açıklama özgürlüğünün önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu özgürlüğün kullanılabilmesinin en önemli yollarından birisi de basındır.

Geneli ilgilendiren ya da ilgilendirmesi gereken tüm olaylar hakkında, halkı ob£ektif ve gerçekleri yansıtacak biçimde aydınlatmak, çeşitli sorunlar üzerinde kamuoyunu düşünmeye çağıracak tarzda tartışmalar açmak, onu toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde doğru ve gerçeğe uygun bilgilerle donatmak, yöneticileri eleştirmek, uyarmak ve bu yöntemlerle denetlemek, ayrıca içinde yaşadığı toplumun ve tüm insanlığın sorunları konusunda bireyi bilinçlendirmek durumunda olan basına, bu ödevlerini yerine getirirken ihtiyaç duyacağı bir kısım haklar da tanınmıştır. Bunlar; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarıdır. Temelini Anayasa’nın 28. vd. maddelerinden alan ve 5187 sayılı Basın Yasasının 3. maddesinde düzenlenen bu haklar, basın yoluyla işlenen suçlarda, hukuka uygunluk nedenlerini oluşturur. Bilgiyi yayma, eleştirme ve yorumlama haklarının kabulü için, açıklama, eleştiri veya değer yargısı biçimindeki bilginin gerçek ve güncel olması, açıklanmasında kamunun ilgi ve yararının bulunması, açıklanış şekli ile konusu arasında düşünsel bir bağ bulunması, açıklamada “küçültücü” sözlerin kullanılmaması gerekir.

İnceleme konusu olayda;

Dönemin İstanbul Valisi Erol Çakır’ın, katılan İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’a 02.02.2001, 22.02.2001 ve 15.03.2001 tarihlerinde üç ayrı yazı yazarak, İstanbul Emniyet Müdürü Kazım Abanoz’un görevinden alınmasını istediği anlaşılmaktadır.

Bu yazılardan sonuncusunda; İstanbul Emniyet Müdürü Kazım Abanoz’un İstanbul Valiliğine gönderdiği 23.11.2000 günlü yazı ile, İçişleri Bakanının emri gereği olduğunu belirterek İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde “Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Büro Amirliği”nin kurulması hususunda Valilik’ten onay istediği, yeni bir teşkilatın kurulmasının gerekçesi olarak da, İstanbul’un kanayan yarasının yolsuzluk ve rüşvet olduğunu, kendisinin müdürlük görevine başlamasından sonra İstanbul’da üç bölgede geniş haber alma ağı ve motorize ekipler oluşturduğunu, bu ekiplerin görevinin sokak köşelerine kadar mutemet denilen kişiyi tespit etmek olduğunu, böylece geniş mutemet ağı denilen bu ağı ördüklerini, bu çalışma grubunun operasyon yapmadığını, bilgileri merkezde topladıklarını, tüm bilgilerin bu merkezde değerlendirmeye tabi tutulacağını belirttiği, bu teklif yazısının İçişleri Bakanlığına sunulması talimatı ile onaylandığı, ardından da Emniyet Müdürlüğüne bir yazı yazılarak, söz konusu büronun çalışma yönergesi ve talimatının hazırlanıp TMK’ya dahil edilmesi talebi ile İçişleri Bakanlığına teklif edilmesi, Bakanlık olur’unu takiben büronun işlerlik kazandırılarak faaliyete geçirilmesinin bildirildiği, ayrıca bu hususlara ilişkin bir bilgilendirme yazısının da İçişleri Bakanı’na hitaben yazılıp gönderildiği, bu teklifin hazırlanarak İçişleri Bakanlığına gönderilmemesine karşın, bu mahiyetteki bir çalışmanın hiçbir hukuki temeli olmaksızın Emniyet Müdürlüğünde fiilen sürdürülmekte olduğuna dair bilgiler edinildiğini, kısa bir süre sonra bir gece yarısı kendisini resmi konutunda ziyaret eden önemli bir şubenin başında görevli başarılı ve güvenilir bir emniyet müdürünün, ‘İstanbul Valisi Erol Çakır aleyhine rapor vermeleri yolunda ajanlarına baskı yaparak raporlar düzenlettiklerini, bundan dolayı vicdan azabı çektiğini ve özür dilediğini, bu raporları Emniyet Müdürü ve Ankara’daki çok üst düzey bir yetkilinin, Vali’nin açığının bulunması yolundaki talimatı üzerine hazırlattıklarını, İçişleri bünyesinde İstanbul Valisi ile İstanbul Emniyet Müdürü arasında büyük ihtilaflar bulunduğu görüntüsü yaratılarak veya sun’i olarak tırmandırılarak her ikisinin de görevden alınması amacıyla bir senaryonun uygulanması yolunda çalışmalar yapıldığını’ söylediğini, ancak ayrıca İl Valisi’nin Esenler Otogarı’nın işleticileri ile yiyip içtiği ve işbirliği yaptığına dair bir belge düzenlettirildiğini de söylemesine karşın bu belgeleri vermekten kaçındığı ifade edilmiş,

Yazının devamında, “Bu uygulama, Anayasamıza, hukuk devletinin temel ilkelerine, insan haklarına ve kişi haklarına açıkça aykırıdır. Polis Devleti çağrışımları yapmakta, £urnalciliğin yeniden hortlatılmaya çalışıldığı intibaını vermekte, suçsuz insanların polis kayıtlarına geçirilmesi gibi bir tehlikeyi bünyesinde taşımaktadır. Bölücü, yıkıcı ve irticai kesimlerle ve devleti sinsice tehdit eden tarikatlaşma çabaları ile yapılması gereken güvenlik dahil topyekun mücadelenin hedeflerini değiştirmektedir. Polisiye yöntemlerle bir kısım tamamen ekonomik ve ticari faaliyetlerin denetlenmeye çalışılması hem uygulanan temel ekonomi politikasına müdahale ve bunları engelleme sonucunu doğuracak, hem de işadamlarının belgesiz, delilsiz karalanmasına sebep olacak bir sakıncayı ortaya koymaktadır. Bütün bunlara ilaveten; şahsi hesaplar veya hesaplaşmalar, siyasi veya ideolojik veya tarikatçı amaçlar, ekonomik menfaat veya rant hevesleri; kin ve nefret duyguları, muhalifleri yıpratmak veya yok etmek amaçları ile bu konunun olabilecek istismarının sonuçlarını düşünmek bile ürkütücü olmaktadır” denilmiştir.

Yazının son bölümünde ise; “… yalan yanlış dedikodu ve haberleri belge haline getirenlere karşı yasal haklarını kullanmak istediğini, bu nedenle bu belgeleri resmen talep ettiğini” belirterek, “… amiri olan İl Valisi hakkında alt kademe bazı personeline ‘Vali’nin açığının bulunması’ yolunda talimat verdiği bizzat talimat alanlarca ifade edilen ve müşterek çalışma ve dayanışma ruhunu kaybetmiş olan İstanbul Emniyet Müdürü’nün görevden alınması, hakkında inzibati ve cezai işlemlere başlanması, ayrıca bu oluşumda görev alan emniyet personeli hakkında da cezai, idari ve inzibati işlemlere başlanılması” talep edilmiştir.

Bu aşamada, İstanbul Valisi ile Emniyet Müdürü arasında baş gösteren anlaşmazlıkları öğrenen ve Vali’nin İçişleri Bakanı’na yazdığı yazıya ulaşan Milliyet Gazetesinin köşe yazarlarından sanık Ahmet Tuncay Özkan’ın, bu yazıyı dayanak alıp, yazı içeriğinde geçen ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü bünyesinde “Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Büro Amirliği” adıyla kurulmak istenen yeni yapılanmayı eleştirmek suretiyle, Gazete’nin 20 Nisan 2001 tarihli nüshasında “Polisten Valiye Korkunç Tuzak” ve “Valiye Çirkin Tuzak”, 21 Nisan 2001 tarihli nüshasında “Poliste Şantaj Çetesi” ve “İstanbul’da Jurnal Teşkilatı Kurdular”, 22 Nisan 2001 tarihli nüshasında “İşte Belge” ve “Sayın Tantan Bu Belgeye Ne Diyeceksiniz?” ve nihayet 23 Nisan 2001 tarihli nüshasında “Bu da Silah Gerçeği” ve “Silah Oyunu Tutmadı” başlıkları ile dört gün süreyle çeşitli yazılar yayınladığı anlaşılmaktadır. Bu yönüyle haber, gerçek ve günceldir; kamuyu ilgilendirir niteliktedir.

Özel Daire, yazı serisi içeriğindeki bir kısım ifade ve ibarelerin katılanı küçük düşürücü değer yargıları içerdiği ve eleştiri sınırlarını aşarak kişilik haklarına saldırı niteliğinde bulunduğunu belirtip, ezcümle; 20.04.2001 tarihli ve “İstanbul Emniyeti ve İçişleri tayin listesini onaylamayan Vali Çakır’ı görevinden aldırmak için peşine ajan takıp rapor hazırlattı.” alt başlığı ile metin içerisinde yer alan, “acaba bu büyük operasyonda Fethullah parmağı, nakşi arzusu, işadamı tutkusu var mı? Şu bulmaca gibi konuşan İçişleri Bakanımız dile gelse de anlatsa bu olayları…” ve 21.4.2001 tarihli gazetede yayımlanan, “Poliste şantaj çetesi, İçişleri Bakanı Tantan’ın emriyle Abanoz’un kurduğu gizli teşkilat….” başlığı ile metin içerisinde yer alan “Tantan İstanbul’u üç bölgeye ayırmış, Abdulhamit’in jurnal teşkilatı gibi çalışıyorlar” cümleleri ve iç sayfa başlığında yer alan, “İstanbul’da jurnal teşkilatı kurdular” başlığı ile içeriğindeki katılanı bu yasadışı jurnal teşkilatının başı gibi gösteren ifadeler ve 22.04.2001 tarihli gazetede “sayın Tantan belgeye ne diyeceksiniz” başlığı altında yer alan; “Tantan hukuksuzluğunu yolsuzluk ve usulsüzlük kalkanının arkasına saklayıp ne olduğu anlaşılmayan açıklamalarla kafa bulandırıyor… yolsuzluk ve usulsüzlükle mücadele edeceğiz diyerek çete haline dönüşenlerin maskelerini tek tek yırtacağım” sözlerinin suç oluşturduğunu kabul etmiş ise de; dört gün boyunca süren yazı dizisinin bütünü değerlendirme dışı bırakılıp, içerisinden bazı sözcükler tek tek ele alınmak ve bu sözcüklere olumsuz anlamları açısından bakılmak suretiyle sonuca varılamaz.

Yazı serisi bütünüyle değerlendirildiğinde, İstanbul Valisinin İçişleri Bakanına gönderdiği yazının bir şekilde elde edilip, içeriğinin gazetedeki haber ve yorumlara esas alındığı, ancak başlangıçta muhtemelen haber kaynağının belli olmaması için Vali’nin bu son yazısından söz edilmediği, gönderme veya alıntı yapılmadığı, 20 ve 21 Nisan 2001 tarihlerinde yayınlanan haber ve yorumlarda özetle; İstanbul Valisi ile Emniyet Müdürü arasında başgösteren ve kamuoyuna yansıyan anlaşmazlıkların ortaya çıkış süreci ve nedenleri ile ilgili bilgi verilip yorumlara girişildiği, İstanbul Emniyeti içinde gerçekleştirilmek istenen bazı atama işlemlerinin nedenleri ve sonuçlarının sorgulandığı, kuşkuların dile getirildiği, ayrıca İstanbul Valisi’nin izlettirildiği yolundaki duyumların aktarılıp bu uygulamanın eleştirildiği, “Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Büro Amirliği”nin kuruluş süreci, çalışma bölgeleri ve yöntemleri ile ilgili bilgi verildikten sonra, bu örgütlenmenin hukuka uygun biçimde gerçekleştirilmediği yolunda yorumlarda bulunulduğu, 22 Nisan 2001 günlü nüshada, önceki yazıların dayanağı ve belgesi olarak İstanbul Valisi’nin İçişleri Bakanı’na hitaben gönderdiği yazının yayınlandığı, bilahare 23 Nisan 2001 günlü nüshada ise, Bursa’da yapılan bir kaçakçılık operasyonunda ele geçirilen üç silahtan birinin İstanbul Valisi’ne ait olduğu yolundaki haberlerin Vali’nin yıpratılması amacıyla maksatlı olarak çıkartıldığı belirtilerek, bu konu ile ilgili bazı yorumlar yapıldığı, anlaşılmaktadır.

Yargılama konusu haber ve yorum metinlerindeki eleştiri ve değer yargılarının bir kısmı sert ve çarpıcı bir üslupla dile getirilmiştir. Esasen, eleştirinin sert bir üslupla gerçekleştirilmesi, kaba olması ve nezaket sınırlarını aşması, eleştirenin amacına, psikolo£isine, eğitim ve kültür düzeyine bağlı bir olgudur. Ancak kabul edilmelidir ki, basın özgürlüğü, belli ölçülerde abartmayı, hatta kışkırtmaya başvurmayı da içerir. Gazetecilerin yazılarında kullandıkları deyimler “polemik” niteliğinde olsa da, nesnel bir açıklamayla desteklendiğinde, bu ifadeler asılsız kişisel saldırı olarak görülemez. Kaldı ki, kamu görevinde bulunan veya talip olanların, diğerlerine oranla daha sert eleştirilere muhatap olması da doğal karşılanmalıdır.

Somut olayda, haber ve yorumların kaynağı, yapılma nedeni, açıklama yapan ve hakkında açıklama yapılanların toplumdaki konumları, tüm yazıların içeriği dikkate alındığında, sanığın, siyasi bir kişilik olan katılanın görevinden kaynaklanan uygulamalarını dört gün boyunca devam eden yazı dizisinde, polemik yaratan ve rahatsız eden bir üslupla sorgulayıp, sert, ağır ve çarpıcı biçimde kamuoyunun bilgisine sunduğu, ancak eylemin katılanı görevinden dolayı aşağılama, küçültme boyutuna ulaşmadığı anlaşılmaktadır. Bu itibarla, C.Başsavcılığı itirazının kabulü ile, Özel Daire kararının kaldırılmasına, Yerel Mahkeme hükmünün onanmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan bir kısım Kurul Üyesi; Özel Daire bozma ilamında gösterilen gerekçenin haklı nedenlere dayandığını ve sanığa yüklenen suçun sabit olduğunu belirterek itirazın reddi yönünde oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 4. Ceza Dairesinin 08.03.2006 gün ve 7591-6307 sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,

3- Yerel Mahkeme hükmünün ONANMASINA,

4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 11.07.2006 günü oyçokluğu ile karar verildi.

T.C.

YARGITAY

4. CEZA DAİRESİ

E. 2003/16863

K. 2005/8957

T. 13.7.2005

• BASIN SUÇU ( Basında Yer Alan Sözlerin Katılanları Küçük Düşürücü Nitelikte Olması Karşısında Yazının Kimin Tarafından Yazıldığı Araştırılarak Hüküm Verilmesi Gereği )

• HAKARET ( Basında Yer Alan Sözlerin Katılanları Küçük Düşürücü Nitelikte Olması Karşısında Yazının Kimin Tarafından Yazıldığı Araştırılarak Hüküm Verilmesi Gereği )

• YAZININ KİMİN TARAFINDAN YAZILDIĞI ( Basında Yer Alan Sözlerin Katılanları Küçük Düşürücü Nitelikte Olması Nedeniyle Araştırılması Gereği – Hakaret )

5237/m.125,127

5187/m.11

ÖZET : Halk Yapı’da Kongre başlığı altında yer alan “… şimdi eskileri suçlayanlar kendileri zimmetine para geçirmek iddiası ile görevi suistimal etmekten yargılanıyorlar. Nizamettin Eren ile Orhan Başsüllü ve diğer yönetim kurulu üyeleri zimmetine para geçirmek iddiası ile ve görevi suistimal etmek suçlarından savcılığın açtığı kamu davasında yargılanıyor… Orhan Başsüllü ve yönetim kurulu üyelerinin ortaklarından topladığı paralar kooperatif kasasına girmemiş ve nereye harcandığı hatta harcanıp harcanmadığı belli değil. Ortaklardan toplanan paraların kooperatif makbuzu kesilmeden toplandığı ve hiç kooperatif kasasına girişi yapılmadığı mahkeme tarafından tespit edilmiş ve toplanan paraların ne olduğu nereye harcandığı konusunda da hiçbir bilgi yok. Yönetim mahkemede biz para toplamadık diyor ama ortakların para yatırdığına dair belgeleri var ellerinde” biçimindeki sözlerin katılanları küçük düşürücü nitelikte olması karşısında yazının kimin tarafından yazıldığı da araştırılarak, sanığın hukuki durumunun, 5187 sayılı Basın Yasasının 11.ve 5237 sayılı T.Ceza Yasasının 125, 127.maddeleri gözetilerek yeniden değerlendirilmesi zorunluluğu, bozmayı gerektirmiştir.

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede:

1-Sanık Yasin Çakıcı’nın tüm ve sanık Kemal Alkan’ın 18.1.2002 tarihli eylemlerine yönelik katılanlar Nizamettin Eren, Orhan Başsüllü ve Hayri Aktaş vekilinin temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden tebliğnameye aykırı olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKÜMLERİN ONANMASINA,

2-Sanık Kemal Alkan’ın 25.1.2002 tarihli hakaret eylemine ilişkin hükme yönelik temyize gelince,

Başkaca nedenler yerinde görülmemiştir,

Ancak; Halk Yapı’da Kongre başlığı altında yer alan “… şimdi eskileri suçlayanlar kendileri zimmetine para geçirmek iddiası ile görevi suistimal etmekten yargılanıyorlar. Nizamettin Eren ile Orhan Başsüllü ve diğer yönetim kurulu üyeleri zimmetine para geçirmek iddiası ile ve görevi suistimal etmek suçlarından savcılığın açtığı kamu davasında yargılanıyor… Orhan Başsüllü ve yönetim kurulu üyelerinin ortaklarından topladığı paralar kooperatif kasasına girmemiş ve nereye harcandığı hatta harcanıp harcanmadığı belli değil. Ortaklardan toplanan paraların kooperatif makbuzu kesilmeden toplandığı ve hiç kooperatif kasasına girişi yapılmadığı mahkeme tarafından tespit edilmiş ve toplanan paraların ne olduğu nereye harcandığı konusunda da hiçbir bilgi yok. Yönetim mahkemede biz para toplamadık diyor ama ortakların para yatırdığına dair belgeleri var ellerinde” biçimindeki sözlerin katılanları küçük düşürücü nitelikte olması karşısında yazının kimin tarafından yazıldığı da araştırılarak, sanığın hukuki durumunun, 5187 sayılı Basın Yasasının 11.ve 5237 sayılı T.Ceza Yasasının 125, 127.maddeleri gözetilerek yeniden değerlendirilmesi zorunluluğu,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, katılanlar Nizamettin Eren, Orhan Başsüllü ve Hayri Aktaş vekilinin temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, yargılamanın bozma öncesinden başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 13.07.2005 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: