İnanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme

İnanç, düşünce ve kanaat hürriyetinin kullanılmasını engelleme

MADDE 115 – (1) Cebir veya tehdit kullanarak, bir kimseyi dini, siyasi, sosyal, felsefi inanç, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya veya değiştirmeye zorlayan ya da bunları açıklamaktan, yaymaktan meneden kişi, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

(2) Dini ibadet ve ayinlerin toplu olarak yapılmasının, cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla engellenmesi halinde, yukarıdaki fıkraya göre ceza verilir.

T.C.

YARGITAY

6. CEZA DAİRESİ

E. 2007/9414

K. 2011/35534

T. 18.7.2011

• HIRSIZLIK ( Sanığın Görevlileri Gördüğü Anda Belinden Silah Çıkardığı/Etkisiz Hale Getirmek İçin Zor Kullandığı – Eylemin Yağma Suçunu Oluşturup Oluşturmadığına İlişkin Kanıtları Takdir ve Tartışmanın Ağır Ceza Mahkemesine Ait Olduğu )

• YAĞMA ( Sanığın Çalma Eylemde Görevlileri Gördüğü Anda Belinden Silah Çıkardığı/Etkisiz Hale Getirmek İçin Zor Kullandığı – Eylemin Yağma Suçunu Oluşturup Oluşturmadığına İlişkin Kanıtları Takdir ve Tartışmanın Ağır Ceza Mahkemesine Ait Olduğu )

• EK SAVUNMA HAKKI ( Hırsızlık/İddianamede Sanık Hakkında 765 S.K. Md. 523’ün Uygulanmasının Talep Edildiği – Ek Savunma Hakkı Verilmeden Hüküm Kurulamayacağı )

• KONUT DOKUNULMAZLIĞININ İHLALİ ( Hırsızlık – Sanığın Eyleminin Konut Dokunulmazlığını Bozma ve Mala Zarar Verme Suçlarını da Oluşturduğu )

• MALA ZARAR VERME ( Hırsızlık – Sanığın Eyleminin Konut Dokunulmazlığını Bozma ve Mala Zarar Verme Suçlarını da Oluşturduğu )

• HIRSIZLIK MÜRACAAT VE GÖRGÜ TESPİT TUTANAĞI ( Dosyada Onaysız Fotokopilerinin Bulunmasının Hukuka Aykırı Olacağı )

5237/m.115, 142, 151

765/m.523

5271/m.226

ÖZET : Hırsızlık suçunda, sanığın görevlileri gördüğü anda belinden silah çıkartarak kaçmaya çalıştığı, etkisiz hale getirmek için zor kullanıldığı dikkate alındığında eylemin yağma suçunu oluşturup oluşturmadığına ilişkin kanıtları takdir ve tartışmanın Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu gözetilmelidir.

Sanığın diğer yakınana karşı olan eyleminde; 765 Sayılı T.C.K.nun 523/1. maddesinin uygulanması iddianamede istenmiş bulunduğu halde ek savunma hakkı verilmeden hüküm kurulması hukuka aykırıdır.

Eylemin 5237 Sayılı T.C.K.da hırsızlığın yanı sıra aynı yasanın konut dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme suçlarını da oluşturduğunun gözetilmelidir.

Dosya arasında bulunan hırsızlık müracaat ve görgü tespit tutanağının onaysız fotokopi niteliğinde olması hukuka aykırıdır.

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle; başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : I-) Sanık hakkında yakınan Ç. K.’ya yönelik hırsızlık suçundan kurulan hükümün incelenmesinde;

30.4.2004 tarihli yakalama tutanağına göre 101 numaralı bina önünde elinde beyaz torba bulunan bir kişi ile karşılaşıldığı, sanığın görevlileri gördüğü anda belinden silah çıkartarak kaçmaya çalıştığı, etkisiz hale getirmek için zor kullanıldığı, silahının şarjörünün yere düştüğü, sanığın silahını yaya devriye üzerine doğrultarak kaçmaya devam ettiği, daha sonra yakalandığı, üst aramasında elinde taşıdığı beyaz torbada iki adet altın gerdanlık, iki adet altın bilezik, altı adet çeyrek altın, bir çift altın küpe bir adet altın nazarlık ve diğer bir kısım eşyaların çıktığının anlaşılması karşısında eylemin yağma suçunu oluşturup oluşturmadığına ilişkin kanıtları takdir ve tartışmanın üst dereceli Ağır Ceza Mahkemesine ait olduğu gözetilerek görevsizlik kararı verilmesi gerekirken duruşmaya devamla yazılı şekilde hüküm kurulması,

II- Sanık hakkında yakınan M. D.’ye yönelik hırsızlık suçundan kurulan hükümün incelenmesinde;

Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve Hakimin takdirine göre, suçların sanık tarafından işlendiğini kabul ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığından diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak;

5252 Sayılı Kanunun 9/3. maddesi uyarınca sanık yararına olan hükümün önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümlerinin olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması suretiyle bulunacağı, 5237 Sayılı Kanun hükümleri uyarınca uygulanan yasa maddeleri ve ceza sürelerinin denetime olanak sağlanması bakımından karar yerinde gösterilmesi gerektiğinin gözetilmemesi;

1-) Sanığın eylemine uyan 765 Sayılı T.C.K.nın 493/1, 522/1 ( sanığın adli sicil kaydında yer alan mahkumiyet kararlarının kesinleşme ve infaz durumlarını gösterir örnekleri denetime olanak sağlayacak şekilde getirtilerek ve sonucuna göre sanık hakkında 765 Sayılı T.C.K.nın 81. maddesi gereğince tekerrür hükümlerine göre değerlendirme yapılarak ), maddelerine göre, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı T.C.K.nın aynı suça uyan 142/1-b, 53, 116/1, 53, 151/1, 53. maddelerinde öngörülen özgürlüğü bağlayıcı cezanın türü, alt ve üst sınırları bakımından ve konut dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme suçlarında 5560 Sayılı Yasayla değişik 5271 Sayılı C.M.K.nun 253-254. maddelerinde düzenlenen uzlaşma hükümleri bakımından anılan Yasanın 7/2, 5252 Sayılı Kanunun 9/3. maddeleri ışığında sanık yararına yasanın uygulamaya göre belirlenmesinde zorunluluk bulunması,

2-) Sanık hakkında yakınan M. D.’ye yönelik eyleminden dolayı 765 Sayılı T.C.K.nun 523/1. maddesinin uygulanması iddianamede istenmiş bulunduğu halde yararlandırmama yönünden C.M.K.nun 226. maddesi gereğince ek savunma hakkı verilmeden yazılı şekilde hüküm kurulması,

III- Sanık hakkında yakınan M. M.’na yönelik hırsızlık suçundan kurulan hükümün incelenmesinde;

Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve Hakimin takdirine göre, suçların sanık tarafından işlendiğini kabul ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığından diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak;

1-)Eylemin 5237 Sayılı T.C.K.da hırsızlığın yanı sıra aynı Yasanın 116/1. maddesindeki konut dokunulmazlığını bozma ve 151/1. maddesindeki mala zarar verme suçlarını da oluşturduğunun gözetilmemesi,

2-) Kasten işlemiş olduğu suçtan, hapis cezasıyla mahkumiyetinin yasal sonucu olarak sanığın, 5237 Sayılı T.C.K.nın 53/1. maddesinin ( a ), ( b ), ( c ), ( d ), ( e )” bendinde yazılı haklardan aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca cezanın infazı tamamlanıncaya kadar, kendi alt soyu üzerindeki velayet, vesayet ve kayyımlık yetkileri açısından ise anılan maddenin 3. fıkrası uyarınca mahkum oldukları hapis cezasından koşullu salıverilinceye kadar yoksun bırakılmasına karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi,

IV- Sanık hakkında yakınanlar F. A., K. K.yönelik hırsızlık suçlarından kurulan hükümlerin incelenmesinde;

Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan hukuken geçerli ve elverişli kanıtlara, gerekçeye ve Hakimin takdirine göre, suçların sanık tarafından işlendiğini kabul ve nitelendirmede usul ve yasaya aykırılık bulunmadığından diğer temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.

Ancak;

1-) Sanığın yakınan F. A.’a karşı hırsızlık suçundan eylemine uyan 765 Sayılı T.C.K.nın 493/1; yakınan K. K.karşı hırsızlık suçundan eylemine uyan 765 Sayılı T.C.K.nın 493/1. maddelerine göre, 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 Sayılı T.C.K.nın aynı suçlara uyan 142/1-b, 53, 116/1, 53, 151/1 53. maddelerinde öngörülen özgürlüğü bağlayıcı cezanın türü, alt ve üst sınırları bakımından ve konut dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme suçları açısından 5271 Sayılı C.M.K.nun 253-254 maddelerinde düzenlenen uzlaşma hükümleri de gözetilerek anılan Yasanın 7/2, 5252 Sayılı Kanunun 9/3. maddeleri ışığında sanık yararına olması ve 5237 Sayılı Kanun hükümleri uyarınca yeniden değerlendirme ve uygulama yapılmasında zorunluluk bulunması,

2-)Dosya arasında bulunan 24.3.2004 tarihli hırsızlık müracaat ve görgü tespit tutanağının onaysız fotokopi niteliğinde olması sebebiyle 5271 Sayılı C.M.K.nun 169. maddesine aykırı davranılması,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş, sanık C. A. İ. savunmanının temyiz itirazı ile tebliğnamedeki düşünce bu bakımdan yerinde görülmüş olduğundan, hükümlerin açıklanan sebeplerle BOZULMASINA, 5320 Sayılı Kanunun 8/1. maddesi aracılığı ile 1412 Sayılı C.M.U.K.nun 326. maddesi gereğince sanığın kazanılmış hakkının korunmasına, 18.7.2011 tarihinde oybirliği ile karar verildi.

T.C.

YARGITAY

4. CEZA DAİRESİ

E. 2009/26

K. 2011/915

T. 2.2.2011

• CEBİR KULLANMA ( Kamu Görevlisine Karşı Görevini Yapmasını Engellemek Amacıyla İşlenmiş İse Cebir Kullanma Suçunu Değil TCY.nın 265. Md.sinde Düzenlenen “Görevi Yaptırmamak İçin Direnme Suçunu” Oluşturduğu )

• GÖREVİ YAPTIRMAMAK İÇİN DİRENME ( Cebir Kullanma Eylemi Kamu Görevlisine Karşı Görevini Yapmasını Engellemek Amacıyla İşlenmiş İse Oluşturduğu – Cebir Kullanma Suçunu Oluşturmadığı )

• BİR KİMSEYİ SİYASİ DÜŞÜNCE VE KANAATLERİNİ AÇIKLAMAYA ZORLAMAK YA DA AÇIKLAMAKTAN MEN ETMEK ( Cebir Kullanmak Suretiyle İşlendiği Taktirde “Düşünce ve Kanaat Özgürlüğünün Kullanılmasını Engelleme Suçunu” Oluşturduğu )

• ZOR KULLANMAK ( Mağdurun Kollarından Tutmak Kolunu Bükmek vs. Gibi Temasla Mümkün Olduğu Kadar Belirli Mesafeden Bir Cismin Atılması Savrulması Vurulması Suretiyle de Gerçekleştirilebileceği )

5237/m.44, 108, 115, 125, 265

ÖZET : Cebir kullanma eylemi kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla işlenmiş ise, cebir kullanma suçunu değil, TCY.nın 265. maddesinde düzenlenen “görevi yaptırmamak için direnme suçunu”, bir kimseyi siyasi düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlamak ya da açıklamaktan men etmek için işlendiği taktirde ise, TCY.nın 115. maddesinde belirtilen “düşünce ve kanaat özgürlüğünün kullanılmasını engelleme suçunu” oluşturmaktadır.

Üç suçun ortak ögesi olan “cebir” fiziki zor kullanmaktır ve bir iradeyi istenilen hareketi yapmaya mecbur etmek amacıyla yapılmaktadır. Zor kullanmak mağdurun kollarından tutmak, kolunu bükmek vs. gibi temasla mümkün olduğu kadar belirli mesafeden bir cismin atılması, savrulması, vurulması suretiyle de gerçekleştirilebilir.

Eylemin mağdurun halka seslenmesini önlemek ya da onu küçük düşürmek kastıyla işlenmesine göre, farklı suçlar söz konusu olacaktır. Tek eylemin birden fazla suça uyması halinde, özel suçun, genel suça göre öncelikle uygulanması gerekecek; hepsi genel nitelikte ise, TCY.nın 44. maddesi uyarınca en ağır cezayı gerektiren suçtan hüküm kurmak icabedecektir. Bu açıklamalar karşısında; sanıkların eylemlerinin yukarıda belirtilen zor kullanma suçlarını oluşturup oluşturmadığı yöntemince irdelenip tartışılmadan, yetersiz gerekçeyle sanıkların görevliye hakaret suçundan hükümlülüklerine karar verilmesi, yasaya aykırıdır.

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede başkaca nedenler yerinde görülmemiştir.

Ancak;

1- Mağdur Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, Mersin İlinde bir tesisi hizmete açtıktan sonra, Cumhuriyet Meydanında halka hitap etmek üzere tören alanına gelip halkı selamladığı sırada, protesto için bir araya gelen ve platformun yakınına yerleşen Halkevleri Derneği üyesi olan sanıkların, slogan ve mağduru hedef alarak uygun mesafeden çok sayıda yumurta attıkları, ancak güvenlik güçlerinin engellemesi nedeniyle isabet ettiremedikleri, daha sonra guruba müdahale edildiği ve mağdurun konuşmasını gerçekleştirdiği anlaşılmaktadır. Her ne kadar sanık Mahir Mansuroğlu yumurtaları yalnızca kendisinin attığını savunmuş, diğer sanıklar da bunu doğrulamış iseler de, olay yerine birlikte gelmeleri, bir kısmının üzerlerinde aynı derneğin adı yazılı önlükler bulunması, aynı sloganları atmaları, çok sayıda yumurta atılmış olması, anılan derneğin internet sitesinden de “yumurta yağdırıldığının” açıklanması karşısında, sanıkların eylemi birlikte gerçekleştirdiklerine ilişkin gerekçede bir tutarsızlık görülmemiştir.

Yine yerel mahkemenin, olayda Anayasal güvence altına alınan ifade özgürlüğünü kullanmanın ötesine geçildiği ve demokratik tepki niteliğinin sınırlarının aşıldığı yolundaki değerlendirmeleri de yerinde bulunmuştur. Kuşkusuz özgürlükler sınırsız değildir. Bir başkasının özgürlüğünün başladığı yerde bitmektedir. Hiçbir kimsenin, bir başkasına zarar verme ya da zarar vermeye kalkışma gibi bir özgürlüğü söz konusu olamaz. Burada tartışılması gereken husus, sanıkların hukuka aykırılık teşkil eden somut eylemlerinin CMK.nun 230/1-c maddesine göre nitelendirilmesi, yani hangi suçu ya da suçları oluşturduğu noktasında toplanmaktadır.

Sanıkların eylemlerinin dört ayrı suçun unsurları yönünden irdelenmesi gerekmektedir. TCY.nın 108. maddesinde öngörülen “cebir kullanma suçu” bir kimseye karşı bir şeyi yapması veya yapmaması ya da kendisinin yapmasına müsaade edilmesi için cebir kullanılması ile oluşur ve kasten yaralama suçundan verilecek ceza artırılarak hükümolunur.

Cebir kullanma eylemi kamu görevlisine karşı görevini yapmasını engellemek amacıyla işlenmiş ise, cebir kullanma suçunu değil, TCY.nın 265. maddesinde düzenlenen “görevi yaptırmamak için direnme suçunu”, bir kimseyi siyasi düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlamak ya da açıklamaktan men etmek için işlendiği taktirde ise, TCY.nın 115. maddesinde belirtilen “düşünce ve kanaat özgürlüğünün kullanılmasını engelleme suçunu” oluşturmaktadır.

Bu üç suçun ortak ögesi olan “cebir” fiziki zor kullanmaktır ve bir iradeyi istenilen hareketi yapmaya mecbur etmek amacıyla yapılmaktadır. Zor kullanmak mağdurun kollarından tutmak, kolunu bükmek vs. gibi temasla mümkün olduğu kadar belirli mesafeden bir cismin atılması, savrulması, vurulması suretiyle de gerçekleştirilebilir.

Öte yandan TCY.nın 35. maddesi uyarınca “işlemeyi kastedilen suça elverişli hareketlerle icraya başlanıp elde olmayan nedenlerle eylem tamamlanmamış ise” suç kalkışma aşamasında kalmış olacaktır. Değerlendirmelerde bu husus da irdelenmelidir.

Oluşması mümkün görülen son suç ise görevliye hakaret suçudur. “Bir kimseye onur, şeref ve saygınlığını rencide edebilecek nitelikte somut bir fiil veya olgu isnat eden veya sövmek suretiyle bir kimsenin onur, şeref ve saygınlığına saldırma” eylemi TCY.nın 125. maddesinde öngörülen hakaret suçunu oluşturmaktadır.

Yerel mahkeme yalnızca hakaret suçunu değerlendirmiş, ancak yukarıda belirtilen diğer suçlarla ilgili herhangi bir irdeleme yapmamıştır. Eylemin mağdurun halka seslenmesini önlemek ya da onu küçük düşürmek kastıyla işlenmesine göre, farklı suçlar söz konusu olacaktır. Tek eylemin birden fazla suça uyması halinde, özel suçun, genel suça göre öncelikle uygulanması gerekecek; hepsi genel nitelikte ise, TCY.nın 44. maddesi uyarınca en ağır cezayı gerektiren suçtan hüküm kurmak icabedecektir. Bu açıklamalar karşısında; sanıkların eylemlerinin yukarıda belirtilen zor kullanma suçlarını oluşturup oluşturmadığı yöntemince irdelenip tartışılmadan, yetersiz gerekçeyle sanıkların görevliye hakaret suçundan hükümlülüklerine karar verilmesi,

2- Sanıklar Okay K. ve Mahir M. hakkında TCY.nın 62. maddesi uygulanırken hapis cezasının 1 yıl 5 ay 15 gün yerine, 1 yıl 2 ay 15 gün olarak eksik belirlenmesi,

3- Sabıkası bulunmayan sanıklar Mahir M., Ramazan T., Serkan S., Şenol Y., İbrahim P., Ozan G., İlknur Ç. ve Ufuk K. haklarında verilen hükümlerden önce 08.02.2008 tarihinde yürürlüğe giren ve TCY.’nın7/2. madde ve fıkrası uyarınca sanıklar yararına olan 5728 sayılı Yasanın 562. maddesinin 1.fıkrası ile CYY.nın 231/5. madde ve fıkrasında öngörülen, hükmolunan cezanın geri bırakılması sınırının iki yıla çıkarılması ve söz konusu yasanın 562. maddesinin 2. fıkrası ile de CYY.nın 231/14. madde ve fıkrasındaki, suçun soruşturulması ve kovuşturulmasının şikayete bağlı olması koşulunun kaldırılması karşısında, mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılıp bırakılmayacağının tartışılması zorunluluğu,

SONUÇ : Bozmayı gerektirmiş ve O yer C. Savcısı ile sanıklar Okay K., Mahir M., Ramazan T., Serkan S., Şenol Y., İbrahim P., Ozan G., İlknur Ç. ve Ufuk K. müdafiinin temyiz nedenleri ile tebliğnamedeki düşünce yerinde görüldüğünden HÜKÜMLERİN BOZULMASINA, yeniden hüküm kurulurken sanıklar Okay K. ve Mahir M. hakkında 2 nolu bozma nedeni bakımından 1412 sayılı CMK.’nun 326/son maddesinin gözetilmesine, yargılamanın bozma öncesinden başlayarak sürdürülüp sonuçlandırılmak üzere dosyanın esas/hüküm mahkemesine gönderilmesine, 02.02.2011 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

T.C.

YARGITAY

4. CEZA DAİRESİ

E. 2005/10694

K. 2007/5603

T. 13.6.2007

• DİN ÖZGÜRLÜĞÜNÜ İHLAL ( Patrikhanenin Ruhani Olarak Rütbe Üstünlüğü Olduğu Düşüncesini İçeren Bir Savdan Hareketle Bulgar Ortodoks Kilisesinde Papaz Olarak Görev Yapan Katılanın “Ruhanilik Sıfatının Kaldırılması”na Karar Alınması Adı Geçenin Din Özgürlüğünü İhlal Niteliğinde Bulunduğunu Kabule Yeterli Olmadığı – Suçun Oluşmadığı )

• RUHANİLİK SIFATININ KALDIRILMASI KARARI ( Patrikhanenin Ruhani Olarak Rütbe Üstünlüğü Olduğu Düşüncesini İçeren Bir Savdan Hareketle Bulgar Ortodoks Kilisesinde Papaz Olarak Görev Yapan Katılanın “Ruhanilik Sıfatının Kaldırılması”na Karar Alınması Adı Geçenin Din Özgürlüğünü İhlal Niteliğinde Bulunduğunu Kabule Yeterli Olmadığı )

• FENER RUM PATRİKHANESİNİN STATÜSÜ ( Türkiye’deki Rum Azınlığın Bir Kilisesi Olarak Sadece Dini Yetkileri Haiz Bir Kilise Niteliğinde ve Antlaşmanın Azınlıkların Korunması Başlıklı 35-45. Maddeleri Çerçevesinde Mütalaa Edilmesi Gereken Dini Bir Kurum Olduğu )

• EKÜMENİKLİK İDDİASI ( Fener Rum Kilisesi Sadece Belli Bir Azınlığa Mensup Kişiler Üzerinde Dini Yetkileri Haiz Olan ve Tüzelkişiliği Bulunmayan Dini Bir Kurum Olduğu – İddianın Yasal Dayanağının Bulunmadığı )

• AZINLIKLARIN DİNİ ÖZGÜRLÜK SINIRI ( Patrikhanenin Ruhani Olarak Rütbe Üstünlüğü Olduğu Düşüncesini İçeren Bir Savdan Hareketle Bulgar Ortodoks Kilisesinde Papaz Olarak Görev Yapan Katılanın “Ruhanilik Sıfatının Kaldırılması”na Karar Alınması Adı Geçenin Din Özgürlüğünü İhlal Niteliğinde Bulunduğunu Kabule Yeterli Olmadığı )

• LOZAN ANTLAŞMASI ÇERÇEVESİNDE AZINLIK HAKLARI ( Fener Rum Kilisesi’nin Hukuki Statüsü – Dini Yetkileri Haiz Bir Kilise Niteliğinde ve Antlaşmanın Azınlıkların Korunması Başlıklı 35-45. Maddeleri Çerçevesinde Mütalaa Edilmesi Gereken Dini Bir Kurum Olduğu )

2709/m.2, 10,24

5237/m.115/2

765/m.175

Lozan Antlaşması m.35-45

ÖZET : Lozan Antlaşmasının müzakereleri sırasında durumu uzun süren tartışmalar sonunda belirginleşen Patrikhane, Osmanlı Devleti döneminde elde ettiği bütün ayrıcalıkları yitirmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluşu ile yeni bir statüye dönüştürülmüş bulunmaktadır. Bu durum çerçevesinde Patrikhane, Türkiye’deki Rum azınlığın bir kilisesi olarak sadece dini yetkileri haiz bir kilise niteliğinde ve Antlaşmanın Azınlıkların Korunması başlıklı 35-45. maddeleri çerçevesinde mütalaa edilmesi gereken dini bir kurumdur.

Türkiye topraklarında kalmasına izin verilen Patrikhane, Anayasamızın 2. maddesinde “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıklanan Türkiye Cumhuriyetinde “sadece belli bir azınlığa mensup kişiler üzerinde dini yetkileri haiz olan ve tüzelkişiliği bulunmayan dini bir kurum”dur. Bu nedenledir ki, tamamen Türk Hukukuna tabidir.

Egemen bir devletin kendi topraklarında yaşayan azınlıklara kendi vatandaşlarından farklı bir hukuk uygulayarak çoğunluğa dahi tanımadığı bir takım ayrıcalıkları onlara tanımak suretiyle özel bir statü vermesi, Anayasanın 10. maddesinde gösterilen eşitlik ilkesine açıkça aykırılık oluşturacağından kabul edilemez. Bu nedenle Patrikhanenin ekümenik olduğu iddiasının, yasal bir dayanağı bulunmamaktadır. İstanbul Valiliğinin 6 Aralık 1923 tarih ve 1092 sayılı yazılarından da anlaşılacağı üzere Patrikhanede dini ve ruhani seçimlere katılacak ve seçilecek kişilerin Türk Vatandaşı olmaları ve seçim sırasında Türkiye’de görevli bulunmaları gerekmektedir. Bu husus da, Patrikhanenin ekümenik sıfatının bulunmadığının açık bir göstergesidir. Patrik ve Patrikhane görevlilerinin sıfat ve faaliyetlerine ilişkin olarak Türk yasalarına tabi oldukları ve yapmış oldukları faaliyetlerin Türk yasalarına göre suç teşkil etmesi halinde Türk Ceza Yasalarına göre cezalandırılacakları tartışmasızdır.

Sanıkların görev yaptıkları Patrikhanenin yalnızca Rum kökenli Hıristiyan Ortodoks inancına mensup Türk Vatandaşlarının dini işlerini yürütmeye yetkili olduğu gerçeğini göz ardı edip, yasalarla belirlenen çerçeve dışına çıkarak, ruhani olarak rütbe üstünlüğü olduğu düşüncesini içeren bir savdan hareketle Bulgar Ortodoks Kilisesinde papaz olarak görev yapan katılan Konstantin K.’un “ruhanilik sıfatının kaldırılmasına karar alınması” adı geçenin din özgürlüğünü ihlal niteliğinde bulunduğunu kabule yeterli değildir. Nitekim, bu kararın üzerinden bir yıldan fazla süre geçmesine rağmen katılan Konstantin K.’un ayinleri yönetmeye devam etmiş olması ve katılanın kilisedeki görevinin daha sonra Bulgar Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu tarafından iş akdi feshedilmek suretiyle sona erdirilmiş olması da bunun bir kanıtıdır.

Sanıkların eylemlerinde Yasanın öngördüğü koşullar çerçevesinde “dini işleri veya ibadet ve ayinin yapılmasını men ve ihlal” ya da “dini ibadet ve ayinlerin toplu olarak yapılmasının, cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla engelleme” unsurunun bulunmaması nedeniyle sanıklara yükletilen ve 765 sayılı TCY.’nın 175/1. madde ve fıkrası ve gerekse sonradan yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 115/2. madde ve fıkrasında düzenlenen din özgürlüğünü ihlal suçunun oluşmadığı sonucuna varılmıştır.

DAVA : Yerel Mahkemece verilen hüküm temyiz edilmekle, başvurunun nitelik, ceza türü, süresi ve suç tarihine göre dosya görüşüldü:

KARAR : Temyiz isteğinin reddi nedenleri bulunmadığından işin esasına geçildi.

Vicdani kanının oluştuğu duruşma sürecini yansıtan tutanaklar, belgeler ve gerekçe içeriğine göre yapılan incelemede:

1 ) Sanık Mihal R. Hakkında ölüm nedenine dayalı olarak kurulan DÜŞME hükmüne yönelik katılanlar Konstantin K. ve Bujidar Ç. vekilinin temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden, tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA;

2 ) Sanıklar Dimitri Bartholomeos A., Kostandinos H., Haralambos S., Apostol D., Hrisostomo K., Vasil Y., Yanaki A., Yorgi D., Dimitri S., Dimitro K., Hrisostomos Emilyos K., İakovos F. hakkında verilen beraat hükmüne ilişkin temyize gelince;

Sanıkların, görev yaptıkları Fener Rum Patrikhanesinin Bulgar Ortodoks Kilisesi üzerinde ruhani üstünlüğü olduğu düşüncesinden hareketle Bulgar Kilisesinde papaz olarak görev yapan katılan Konstantin K.’un “ruhanilik sıfatının kaldırılmasına karar alarak” adı geçenin din özgürlüğünü ihlal ettikleri iddiasıyla kamu davası açılmış bulunmaktadır.

Dosya içeriğinden, Rum azınlığına mensup Fener Rum Patriği ve Sen Sinod ( Kutsal Meclis ) üyeleri olan sanıkların, diğer bir Ortodoks azınlık olan Bulgar kökenli Türk Vatandaşlarının dini ayin ve işlerini yürütmekte oldukları Bulgar Kilisesi üzerinde dini ve hukuki açıdan hiçbir yetkileri bulunmadığı halde, İstanbul Haliçte bulunan Sen Stefan Kilisesinde ( Demir Kilise ) Bulgar Kilise Vakfı ile yapılmış iş akdine dayalı olarak papazlık görevi yürüten ve kilisedeki ayinleri yöneten katılan Konstantin K.’nın ayinlerde Fener Patriğine karşı itaatsiz davrandığı, ayin sırasında Patriğin adını anması gerekirken anmadığı gerekçeleriyle ruhani yetkisinin kaldırılmasına karar aldıkları ve bu kararı Bulgar Kilisesi Vakfına ve dünyada çeşitli yerlerde bulunan Ortodoks Kiliselerine bildirdikleri, bunun neticesinde baskılara dayanamayan Bulgar Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulunun katılanın iş akdini feshederek kilisedeki görevini sona erdirdiği anlaşılmaktadır.

Patrikhanenin Türkiye’deki hukuki durumuna gelince; Türkiye’de azınlıklar konusu 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile düzenlenmiştir. Lozan Antlaşmasının müzakereleri sırasında azınlıkların varlığı ve hakları görüşülürken, antlaşma metninde Fener Patrikhanesi ile ilgili bir hükme yer verilmemiş, Antlaşmanın sonuç metninde ve konvansiyonun eklerinde Fener Rum Patrikhanesi ismen dahi zikredilmeyip, sadece bir azınlığın kilisesi olarak belirtilmiştir. Bu nedenle statü olarak bir azınlık kilisesidir. Antlaşma metninde Patrikhanenin hukuki durumu ile ilgili hiçbir hükme yer verilmediğinden durumun Lozan müzakerelerinin görüşme kayıtlarının esas alınması suretiyle tamamen Türk İç Hukukuna göre belirlenmesi gerekmektedir.

Lozan Konferansının müzakere kayıtları incelendiğinde, görüşmeler sırasında Türk Heyeti tarafından Patrikhanenin yurt dışına çıkarılması konusunda ısrar edilmekte iken, Müttefik Temsilci Heyetinin konferansa dahil heyetler önünde yapmış oldukları resmi konuşmalar ve Patrikhanenin siyasi ya da yönetime ilişkin işlerle asla uğraşmayacağı, sadece din alanına giren işlerle yetineceği konusunda verdikleri garantiler ( 10 Ocak 1923 tarihinde görüşme kayıtlarına geçirilen sözlü anlaşma ) Türk Temsil Heyetince “sözlü senet” sayılacağı vurgulanarak yalnızca Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşlarından Rum kökenli Ortodoksların dini işlerini ( ayin, nikah, boşanma, vaftiz… ) yürütmek koşuluyla siyasi ve yönetsel bütün hak ve yetkilerinden arındırılarak İstanbul’da kalmasına izin verilmiştir.

Sonuç olarak, Lozan Antlaşmasının müzakereleri sırasında durumu uzun süren tartışmalar sonunda belirginleşen Patrikhane, Osmanlı Devleti döneminde elde ettiği bütün ayrıcalıkları yitirmiş ve Türkiye Cumhuriyetinin Kuruluşu ile yeni bir statüye dönüştürülmüş bulunmaktadır. Bu durum çerçevesinde Patrikhane, Türkiye’deki Rum azınlığın bir kilisesi olarak sadece dini yetkileri haiz bir kilise niteliğinde ve Antlaşmanın Azınlıkların Korunması başlıklı 35-45. maddeleri çerçevesinde mütalaa edilmesi gereken dini bir kurumdur.

( Sibel Özel, “Lozan Antlaşması ve Azınlık Hukuku Çerçevesinde Fener-Rum Patrikhanesinin Hukuki Konumu”, Avrupa Araştırmaları Dergisi. C.14, S.1, 2006, s.49; htpp://avrupa.marmara.edu/tr/web/eci/mjes_pdf 13.6.2007 ).

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere Türkiye topraklarında kalmasına izin verilen Patrikhane, Anayasamızın 2. maddesinde “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti” olduğu açıklanan Türkiye Cumhuriyetinde “sadece belli bir azınlığa mensup kişiler üzerinde dini yetkileri haiz olan ve tüzelkişiliği bulunmayan dini bir kurum”dur. Bu nedenledir ki, tamamen Türk Hukukuna tabidir.

Egemen bir devletin kendi topraklarında yaşayan azınlıklara kendi vatandaşlarından farklı bir hukuk uygulayarak çoğunluğa dahi tanımadığı bir takım ayrıcalıkları onlara tanımak suretiyle özel bir statü vermesi, Anayasanın 10. maddesinde gösterilen eşitlik ilkesine açıkça aykırılık oluşturacağından kabul edilemez. Bu nedenle Patrikhanenin ekümenik olduğu iddiasının, yasal bir dayanağı bulunmamaktadır. İstanbul Valiliğinin 6 Aralık 1923 tarih ve 1092 sayılı yazılarından da anlaşılacağı üzere Patrikhanede dini ve ruhani seçimlere katılacak ve seçilecek kişilerin Türk Vatandaşı olmaları ve seçim sırasında Türkiye’de görevli bulunmaları gerekmektedir. Bu husus da, Patrikhanenin ekümenik sıfatının bulunmadığının açık bir göstergesidir. Patrik ve Patrikhane görevlilerinin sıfat ve faaliyetlerine ilişkin olarak Türk yasalarına tabi oldukları ve yapmış oldukları faaliyetlerin Türk yasalarına göre suç teşkil etmesi halinde Türk Ceza Yasalarına göre cezalandırılacakları tartışmasızdır.

Açıklanan bu hukuki durum çerçevesinde olay değerlendirildiğinde; bağımsız kilise olma özelliğine sahip bulunan Bulgar Kilise cemaatinin kendi inançları doğrultusunda gerçekleştirdikleri ayinlere ve ayini yöneten ruhani yetkilerin ayin yapma yetkisine ve içeriğine kimsenin karışamaması gerektiği ilkesinden hareket edildiğinde sanıkların almış oldukları kararın yasalarla korunmaya değer haklılığının bulunmadığı görülmektedir.

Anayasanın 24. maddesiyle koruma altına alınmış olan din özgürlüğüne karşı eylemler, 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 175. maddesinde müeyyideye bağlanmış olup “dinlerden birine ait dini işleri veya ibadet ve ayinin yapılmasını men ve ihlal eden” kimselerin cezalandırılacağı belirtilmiştir. Suç tarihinden sonra 1.6.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Yasasında ise din özgürlüğünü ihlal suçu 115/2. madde ve fıkrasında düzenlenmiş olup “dini ibadet ve ayinlerin toplu olarak yapılmasının, cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla, engellenmesi” halinde bu suçun oluşacağı kabul edilmiştir.

Sanıkların görev yaptıkları Patrikhanenin yalnızca Rum kökenli Hıristiyan Ortodoks inancına mensup Türk Vatandaşlarının dini işlerini yürütmeye yetkili olduğu gerçeğini göz ardı edip, yasalarla belirlenen çerçeve dışına çıkarak, ruhani olarak rütbe üstünlüğü olduğu düşüncesini içeren bir savdan hareketle Bulgar Ortodoks Kilisesinde papaz olarak görev yapan katılan Konstantin K.’un “ruhanilik sıfatının kaldırılmasına karar alınması” adı geçenin din özgürlüğünü ihlal niteliğinde bulunduğunu kabule yeterli değildir. Nitekim, bu kararın üzerinden bir yıldan fazla süre geçmesine rağmen katılan Konstantin K.’un ayinleri yönetmeye devam etmiş olması ve katılanın kilisedeki görevinin daha sonra Bulgar Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu tarafından iş akdi feshedilmek suretiyle sona erdirilmiş olması da bunun bir kanıtıdır.

Sanıkların eylemlerinde Yasanın öngördüğü koşullar çerçevesinde “dini işleri veya ibadet ve ayinin yapılmasını men ve ihlal” ya da “dini ibadet ve ayinlerin toplu olarak yapılmasının, cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla engelleme” unsurunun bulunmaması nedeniyle sanıklara yükletilen ve 765 sayılı TCY.’nın 175/1. madde ve fıkrası ve gerekse sonradan yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Yasasının 115/2. madde ve fıkrasında düzenlenen din özgürlüğünü ihlal suçunun oluşmadığı sonucuna varılmıştır.

SONUÇ : Belirtilen gerekçelerle, sanıkların eylemlerinin din özgürlüğünü ihlal niteliğinde bulunmadığı anlaşıldığından, eyleme ve yükletilen suça yönelik O yer C. Savcısı ve katılanlar Konstantin K. ve Bujidar Ç. vekilini temyiz iddiaları yerinde görülmediğinden tebliğnameye uygun olarak, TEMYİZ DAVASININ ESASTAN REDDİYLE HÜKMÜN ONANMASINA, 13.06.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.

 

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: