KusursuzSuçOlmaz

III
KUSURSUZ suç OLMAZ

I
KUSURLULUĞUN ANLAMI
KAPSAMI VE SINIRLARI

1.Suçta irade
Bir suçun oluşması için sadece maddi unsurun, yani fiilin bulunmuş olması yetmez, ayrıca fiille birlikte iradenin de bulunması, yani kısaca fiilin iradi olması da gerekir. Fiilin iradiliği esası insanlığın büyük bir buluşunu ifade etmektedir, çünkü ilkel toplumlarda ceza sorumluluğu için zararlı netice ile insan fiili arasında sadece maddi nedensellik ilişkisinin bulunması yeterli görülmüştür. Kısacası, bu toplumlarda, sadece zarara neden olmak, cezalandırılmak için yeterli sayılmıştır.
Fiile iradenin katılması, yani fiilin iradi olma zorunluluğu, geleneksel olarak suçun manevi (= psikolojik veya sübjektif ) unsu denen yönünü oluşturmaktadır. Suçun manevi unsuru son zamanlarda genellikle “kusurluluk” terimi ile de ifade edilmektedir.
Hukuk düzenimizde, suçun manevi unsuru, icra veya ihmal hareketinin şuurlu ve iradi olmasını gerektirmekte; bu da, kast ve taksir olmak üzere iki biçimde ortaya çıkmaktadır.
Suçun manevi unsuru, esasında doğal bir davranıştır, açıkçası psikolojik bir olgudur. Bu niteliğinden ötürü, manevi unsur, suçun maddi (= objektif ) unsuruna, yani fiile eklenmektedir. Bu demektir ki, suçun manevi unsuru, her durumda psişik bir davranıştan, failin iradesinin bir tezahüründen ibaret bulunmaktadır.
Buradan, suçun, iradiliği sonucu ortaya çıkmaktadır.
İradesiz suç olmaz; suç, mutlaka, bir kimsenin iradi bir fiilidir.
Kuralın istisnası yoktur.

2.Kusurluluğun esası
Kusurluluğun veya manevi unsurun esası hakkındaki tartışmalar bugün de halâ sürüp gitmektedir. Genelde kusurluluğun iki anlayışından söz edilmektedir. Bunlar kusurluluğun psikolojik ( tabiatçı )anlayışı ve kusurluluğun normatif ( kuralcı ) anlayışıdır .
“Kusurluluğun psikolojik anlayışı” denen geleneksel teoride, kusurluluk, fail ile fiil arasındaki psikolojik bir bağdır.
Kusurluluğun bu anlayışı, hem kusurludur, hem de eksiktir, çünkü kusurluluk için gerçekte zorunlu, gerekli olan bir unsur, yani iradenin tezahüründen ortaya çıkması zorunlu olan “ödeve karşı gelme” karakterini, açıkçası iradenin kurala itaatsizlik niteliğini ihmal etmektedir. Kuşkusuz, faile yüklenen bir ödevle çatışmayan bir davranış ne kasıtlı ne de taksirli sayılabilir. Böyle olunca, kusurluluk yalnızca faille fiil arasındaki psikolojik bağdan ibaret olmamakta, ama kusurlulukta ödeve karşı gelme de bulunmaktadır. O halde, kusurluluk denince faille fiil arasındaki psişik bağ yanında, ayrıca ödeve itaatsizlik de anlaşılmalıdır.
Kusurluluğun belirtilen bu niteliği yakın zamanda ortaya çıkarılmıştır. Kusurluluğun bu niteliğine dayalı olarak oluşturulan görüşe kusurluluğun normatif anlayışı veya kuralcı denmektedir.
Kusurluluk, bu anlayışta, bir normla failin iradesi arasındaki bir çatışma ilişkisinden ibaret bulunmaktadır. Ancak, söz konusu düşünce, çatışma zorunluluğunu ortaya koyarken ileri gitmiştir, çünkü bu düşüncede kusurluluk, bir değer hükmünden, açıkçası gerekenden veya yükümlü olunandan farklı bir davranışta bulunulmuş olmaktan ötürü verilen bir kınama, bir takbih veya bir ayıplama hükmünden başka bir şey değildir. Öyleyse, kusurluluk, kınanabilirliktir, yani fiilinden ötürü failin kınanabilir olmasıdır.
Kusurluluğun normatif anlayışı kabul edilemez. Bir kere, kusurluluğu açıklamada, kusurlu iradenin psişik içeriği ihmal edilemeyecek veya ikinci plâna itilmeyecek kadar önemlidir. Öte yandan, söz konusu değer hükmü, yani kınanabilirlik, failin psişiğinde, failde değil, ama hükmü verenin, yani yargıcın kafasında aranmaktadır. Elbette, bu, kabul edilebilir bir sonuç değildir.
Doktrinde, kusurluluğun psikolojik anlayışının normatif anlayışını veya normatif anlayışının psikolojik anlayışını gidermediği, çünkü bu iki düşüncenin her birinin, kusurluluk denen olgunun zorunlu bir yönünü ifade ettiğini ileri sürülmüştür: Kusurluluğun, psikolojik anlayışı, kusurlu iradede, psişik bir davranışın tezahürünü görmekte haklıdır. Öte yandan, bu anlayış, söz konusu psişik davranışın harici davranışın, yani maddi fiilin nedeni olmak zorunda olduğunu ortaya koymuştur. Öyle ki, maddi fiil, psişik davranışla ilişkili olmalıdır, açıkçası maddi fiilin gerçekleşmesi psişik davranışa isnat edilmelidir. Kuşkusuz, kusurluluğun normatif anlayışı da haklıdır, çünkü söz konusu psişik davranışı, failin yükümlü olduğundan farklı bir iradenin tezahürü olarak görmektedir. Gerçekten, faile hiç bir kınama, takbih yöneltilemiyorsa, kusurlu bir iradeden söz etmek de mümkün değildir. Özellikle kasıtlı suçlarda fail, hukukça yasaklanan fiili istemiş olduğu için, bilerek ve isteyerek bu fiili gerçekleştirdiği için kınanmaktadır. Taksirli suçlarda fail, hafiflikle hareket ettiği, yani tedbirli ve dikkatli olmak yükümlülüğüne uymadığı, dolayısıyla bir zararı tahrik ettiği için kınanmaktadır. O halde, Kusurluluk, suçun mevcut olması için aranan maddi fiile neden olan iradenin, ödeve aykırı davranışı olarak tanımlanabilir (Antolisei, 323 ).
Kusurluluk bu şekli anlamından başka maddi anlamda da göz önüne alınabilir.
Maddi anlamda kusurluluk, toplumsal disiplinsizliğin bir tür tezahürü olarak görülebilir. Gerçekten bir yükümlülüğün ihlali; her zaman, ferdin, hukuk düzeninin kurallarına uymaya, kanunun emirlerini yerine getirmeye isteksizliğini gösterir. O halde, kusurlu irade, maddi fiilin nedeni olarak, şekli anlamda ödeve aykırı bir davranışken, maddi anlamda toplumsal disiplinsizliğin bir ifadesidir. Hukuki gerçeklik alanında kalınmak isteniyorsa, daha fazlasını söylemek mümkün değildir. Özellikle, kusurlu iradenin, her zaman, toplumsal bakımdan tehlikeli bir kişiliğin ifadesi olduğu söylenemez. Aslına bakılırsa, toplumsal tehlikelilik, vahim suçlarda bile bulunmayabilir. Elbette, bu doğruysa, toplumsal tehlikeliliğe, hafif suçlarda da her zaman rastlanmadığı doğrudur.
Kusurluluk, hukuk düzenimizde ( Ay. m. 38, CK. 2,3, 7, 20, 22, 37, 42, vs. ) somut fiille ilişkili olarak göz önüne alınmıştır. Gerçekten, kusurluluk, işlenmiş olan bir fiille ilişkili olan psişik bir durumdur. Oysa, doktrinde bir akım, kusurluluğun failin karakterinde, kişisel antisosyalliğinde aranması gerektiği kanaatindedir. Söz konusu bu akıma, “kusurluluğun karakterolojik anlayışı” denmektedir . Akım belki geleceğin hukukları için bir temenni olabilir, ama bugün bir değer ifade etmemektedir. Gerçekten, bugün, Devletin amaçlarına aykırı bir fiil olsa, dolayısıyla cezaya lâyık görülse bile, suç, kişinin antisosyal bir arazı olarak göz önüne alınmamaktadır. Ceza belirlenirken, yasama ve yargı bakımından temel dayanak, suçun ağırlığıdır. Ancak, esas bu olmamakla birlikte, bir kere suç işleyerek tehlikelilik göstermek de, yani mükerrirlik de göz önüne alınmıştır.

3.Kusurluluk ve isnat edilebilirlik
Geleneksel doktrin, kusurluluğun olabilmesi için, failin isnat edilebilir olmasını, yani fiilinin sorumluluğunu üstlenebilme erkine sahip olmasını gerekli görmektedir. İsnat edilebilir olmakla kastedilen, esasında, suçlunun, yani failin akli yeterliliği ve akıl sağlığıdır. Fail henüz akli yeterliliğe erişmemişse veya akıl hastasıysa, ne kasttan ne de taksirden söz edilebilir. Böyle olunca, bu düşüncede, isnat edilebilir olmak, kusurluluğun önşartını oluşturmaktadır.
Kısaca, bu doktrinin dayandığı esas, kusur üzerine verilen hükmün, niteliğinden ötürü, süjenin ahlaken kınamasını gerektirdiği düşüncesidir. Gerçekten, denmektedir ki, çocukların ve akıl hastalarının davranışları etik bir değerlendirmeye elverişli olmadığından, bunlarda kusurlu bir irade görmek mümkün değildir.
Bu doğrultuda düşünenler, açıkçası hukukî kusurun ahlakî kusurla çakıştığını varsaymaktadırlar. Ancak, bu varsayım, gerçeğe cevap vermemektedir, çünkü hukukun hiç olmazsa bugünkü gelişmişlik düzeyinde, ahlakî kusurla hukukî kusur farklı şeyler sayılmaktadır. Bunu bir yana bırakalım, günümüz hukuk düzenlerinin kanunun bilinmemesini kural olarak mazeret saymamaları, hukukî kusurla ahlakî kusuru bir tutmaya engeldir. CK’nunu, 4. maddesinde, “ Ceza kanunlarını bilmemek mazeret sayılmaz” hükmüne yer vermiştir. Bu demektir ki, hukukî kusur, kural olarak, kanun bilinmemiş olsa da, mevcut olmaktadır. Tabii, bu yüzden, ahlakî kusurla hukukî kusuru bir tutmak mümkün değildir.
Öte yandan, kast ve taksiri oluşturan psişik yapıya küçüklerin veya akıl hastalarının davranışlarında bile rastlanabileceği düşünülürse, tartışılan bu düşüncenin açıkça yapay olduğu ortaya çıkar. Gerçekten, doktrinde de belirtildiği üzere, on yaşındaki bir çocuk, bilerek ve isteyerek, okul arkadaşını yaralayabilir. Elbette, bu çocuk, eline geçirdiği babasının silahıyla oynarken, dikkatsizlik ve tedbirsizlik sonucu olarak bir kimseyi yaralayabilir. Aramızda dolaşan bir paranoyanın kendisini öldürmek için takip ettiğini zannettiği içimizden birini öldüremeyeceği nasıl söylenebilir. Acaba, o, otomobilini dikkatsiz ve tedbirsiz kullanarak bir kimsenin ölümüne sebep olamaz mı ?
Bu gerçek karşısında, isnat yeteneğinin artık kusurluluğun bir ön şartı olduğu söylenemez. Gerçekten, İCK., Zannardelli Kanunnundan farklı olarak, isnat yeteneğini kusurlulukla birlikte veya kusurluluk içinde düzenlememiş, tamamen farklı bir yerde, yani faile ait hükümler arasında düzenlemiştir ( m. 85, vd. ). Düzenlemenin mutlaka bir anlamının olması gerekmektedir. Özellikle güvenlik tedbirlerinin ceza hukukuna girmesi, kusurluluktan isnat yeteneğinin ayrılmasını zorunlu kılmıştır, çünkü kusurluluk, aklî yetkinlik, akıl sağlığı olmadan da mevcut olabilmektedir.
Öyleyse, belirtmeye gerek yoktur ki, psişik olarak fiilin failine bağlanabilmesi meselesi, isnat yeteneğini haiz olmayan kimse karşısında da söz konusu olabilmektedir, çünkü, ör., maddi cebir altında hırsızlık yapmış olan bir akıl hastasını veya küçüğü, yahut mücbir sebep dolayısıyla bir kimsenin ölümüne neden olan bir deliyi akıl hastanesine, ıslah evine koymak her halde mümkün olmamak gerekir. Böyle olunca, kusurluluğun çeşidi olan kast ve taksir, isnat yeteneğini haiz olmayan kimseler bakımından da mevcut olabilir ve dolayısıyla hukuki bir değeri bulunabilir.
Özetlersek, kast ve taksir, var olmaları için, failin mutlaka isnat edilebilir olmasını zorunlu kılmamaktadırlar. Bundan ötürü, isnat edilebilir olma veya isnat yeteneği kusurluluğun bir unsurunu veya bir ön şartını oluşturmamakta, ama kişinin bir niteliğini, bir durumunu ifade etmektedir. Böyle olunca, isnat yeteneği, suçla bağıntılı olarak değil, faille bağıntılı olarak incelenmelidir.
Doktrinde, genellikle kanunun düzenlemesine bakarak tersini düşünenler olmakla birlikte, biz, kanun farklı da yorumlanabileceği içindir ki, isnat yeteneğini kusurluluğun ön şartı olarak değil, failin bir niteliği olarak algılanmasının daha uygun ve işlevsel olduğu kanaatindeyiz.

3. Kusurluluk, isnat yetenegini kaldıran ve azaltan nedenler
Kusurluluğu kaldıran nedenler, mutlak olarak kastla ilgili bulunmaktadır.
Kast, failin fiilini bilmesi ve istemesi iradesidir. Bu anlamda, çocuklar, akıl hastaları, vs., herkesten farksız olarak, kastla hareket edebilmektedirler. Gerçekten, okulda, rızası olmadan arkadaşının bir şeyini alan onbir yaşında bir çocuğun, faili olduğu fiili bilmediği, istemediği her halde ileri sürülemez. Çocuğun isnat yeteneği yoktur ama, kusurlu hareket etmiştir, çünkü işlediği fiili, bilmekte ve istemektedir. Bu demektir ki, isnat yeteneği, kusurluluğun önşartı değildir, failin bir niteliğidir. Fail, kanunun suç saydığı fiili işleyendir. Fiilin faili, faili olduğu fiilin unsuru olamaz. Gerçekten, isnat yeteneğini kusurluluğun önşartı saymak, madem kusurluluk suçun unsurudur, faili fiilinin unsuru yapmaktır. Bu kabuledilebilir bir çelişki değildir.
Böyle olunca, isnat yeteneğini kaldıran ve azaltan nedenler, kusurluluğu ne kaldıran, ne de azaltan nedenlerdir. İsnat yeteneği olmayan kişiler, elbette suç işleyebilirler; suçun faili olabilirler. Ancak, ileride görüleceği üzere, bunlara bir ceza verilemez, hakkında sadece güvenlik tedbirleri uygulanabilir

4.Hukuk düzenimizde kusurluluk
Kanun, kusurluluğu, Birinci Kitabinin, “Ceza Sorumluluğunun Esasları” başlığını taşıyan İkinci Kısmının “ Ceza sorumluluğunun Şahsiliği, Kast ve Taksir“ başlığı altında düzenlenmiştir.
Kanun, 20. maddesinde, “ Ceza sorumluluğu şahsidir. Kimse başkasının fiilinden sorumlu tutulamaz “derken, bir yandan “ kolektif ceza sorumluluğunun “ olmadığına işaret ederken, öte yandan zımnen “ kusursuz suç olmaz “ ilkesine işaret etmektedir. Gerçekten, aşağıda, kast incelenirken belirtileceği üzere, 21. maddenin 1. fıkrasında yer alan “ suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır “ ifadesi, “suçun oluşması kusurun varlığına bağlıdır “ şeklinde anlaşılmalıdır. Böyle olunca, Kanunun, diğer iki unsur yanında, suçun unsuru olarak, “kusursuz suç olmaz” ilkesine yer verdiği kabul edilmiş olur. Gerçekten, kim ne derse desin, “objektif sorumluluğu” Türk Ceza Hukukundan kovduğu iddiasında olan tarihi Kanun koyucunun 21, 22, 23. maddelerin madde gerekçelerinde yer alan düşünceleri bizi doğrulamaktadır.
Kanun, suçun maddesini oluşturan fiilin, yani kanunun suç saydığı fiilin, şuurlu ve iradi olmasını emretmektedir.
Şuurlu ve iradi fiil ya kusurlu olur, ya da ceza sorumluluğu için, şuurlu ve iradi olmak kaydıyla, hasıl olan zararlı veya tehlikeli neticeyle fiil arasında nedensel bir bağın bulunması yeterli görülebilir.
Kanun, 23. maddesinde, bu son halin, kaldırıldığını ifade etmektedir.
Kusurlu fiil, ya kasıt ya da taksir ile işlenebilir. Bu, ceza sorumluluğunun, fiilin şuurlu ve iradi olması esas olmak üzere, kural olark kast ve istisnaen taksir türünde ortaya çıkan kusurlu sorumluluk olması demektir.
5326 sayılı Kabahatler Kanunu, 9. maddesinde, kabahatlerin “ kanunda açık hüküm bulunmayan hallerde, hem kasten hem de taksirle işlenebilir “ hükmüna yer vermiştir. Bundan da anlaşıldığı üzere, kanunun kabahat saydığı fiilin şuurlu ve iradi olması kabahatler bakımından da zorunlu bir unsurdur.

II
FİİLİN ŞUURLU VE İRADİ OLMASI

1. Genel olarak
İster kusurlu sorumluluk isterse kusur karinesine dayalı sorumluluk söz konusu olsun, failin fiilinden sorumlu tutulabilmesi için, başta gelen koşul failin fiilinin şuurlu ve iradi olmasıdır.
Failinin iradesinin eseri olmayan bir fiilden fail sorumlu tutulamaz. Kuralın istisnası yoktur.
Failin iradesinin eseri fiil, sadece failin şuurlu ve iradi fiilidir.

2. Geleneksel düşünce
Gelişmiş hukuk düzenlerinde, kimse, vücudundan hasıl olmasına rağmen, şuur ve iradesinin ürünü olmayan bir davranıştan sorumlu tutulamaz. Böyle bir davranış, kuşkusuz fizik alemde değerli olabilir ama, normatif alemde, özellikle ceza sorumluluğu söz konusu olduğunda, her hangi bir değer ifade etmemektedir. Gerçekten, İCK.’ nun kusurluluğu düzenleyen 42. maddesi “ hiç kimse, şuur ve irade ile işlememişse, bir icra veya ihmal hareketinden cezalandırılmaz” diyerek, meseleye açıklık getirmiştir.
Benzer bir hüküm kanunda yer almamıştır. Ancak, bu durum, hukuk düzenimizde fiilin şuurlu ve iradi olması esasının göz ardı edildiği anlamına gelmez, çünkü failin fiili şuurlu ve iradi değilse, o fiil faile ait değildir, dolayısıyla böyle bir fiilin kasıtlı veya taksirli olması da mümkün değildir. Öyleyse, kast veya taksirden söz edilebilmesi için, öncelikle fiilin şuur ve irade ile işlenmiş olması gerekir. Böyle olunca, kuralın kanunda açıkça yer almamış olması, bir eksiklik olarak değerlendirilemez.
Fiilin şuurlu ve iradî olması, acaba ne anlama gelmektedir?
Bir kimse hakkında ceza sorumluluğunun doğması, ancak o kimsenin fiilin, şuurlu ve iradi olması halinde mümkündür. Bundan çıkan sonuç, fiilin iradiliği ilkesinin istisnasının mevcut olmaması ve ilkenin ceza hukukunun tüm alanlarında geçerli olmasıdır. Gerçekten, bir irade olmadıkça, ne kasıtlı, ne taksirli bir suç ve ne de bir kabahat suçu mevcuttur. Öyleyse, varlığı için doğal olarak şuuru zorunlu kılan irade, hukuk düzenimizde, suç olan ile suç olmayan arasındaki sınırı çizmektedir.
Şuur ve iradenin kapsamının ve sınırlarının neden ibaret bulunduğu, yani kişinin vücudundan hasıl olan devinimin ne zaman şuurlu ve iradi olduğu doktrinde tartışma konusudur.
Genellikle denmektedir ki, hukukun aradığı fiilin iradi olmasıdır. Gerçekten, suçun tabanını oluşturması, açıkçası suçun meydana gelmesi için ceza hukukunun aradığı şart, failin icra veya ihmal hareketinin iradi olmasıdır. Ancak, fiilin iradi olması için, fiilin bizzat istenmiş olması zorunlu değildir; sadece iradi, yani istenmiş olan bir dürtüden doğmuş olması, kısacası failin isteyerek hareket eder durumunda veya hareketsiz durumda olması yeterlidir. Bu demektir ki, fiilin iradiliğinden söz edebilmek için, fiilin sadece şuurlu bir dürtüden kaynaklanmış olması yeterlidir; başka bir şeye de gerek yoktur.
Bu düşüncenin ceza hukukunun gereklerine cevap vermediği ileri sürülmüştür: Fiilin iradiliğini bu biçimde anlamak, ona çok dar bir anlam vermektir, çünkü önceden oluşmuş açık bir kararı gerektirmeyen tüm davranışları, açıkçası otomatik hareketler denen refleks, içgüdüsel ve alışılan hareketleri bir ayırım yapmaksızın iradî saymamaktadır.
Oysa bu nitelikteki hareketlerin çoğu kez hukuk bakımından bir değer ifade ettiği ve bir suçun maddesini oluşturduğu gözlenmiştir. Gerçekten, kendisini bir düşünceye kaptıran sigara tiryakisi bir kimse, sigarasını yaktıktan sonra, yanmakta olan kibriti dürtüsel olarak kurmuş otların üzerine atarak orman yangını çıkarabilir. Dolu silahla oynamakta olan bir kimse, dürtüsel bir hareketle silahı ateşleyebilir. Bu ve benzeri hallerde failde şuurlu bir içtepi mevcut değildir, çünkü bedenin söz konusu bu devinimleri, kişiliğin en derin noktalarında cereyan ederek, bir düşünce ve karar aşamasına uğramadan ortaya çıkmaktadırlar.
Tümü bir yana, ihmalde bulunmak ve özellikle yapılması gereken bir hareketi yapmayı unutmak hali söz konusu olduğunda, düşüncenin yetersizliği, daha da belirgin bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu noktada, hatta aralarında ünlüler de bulunan birçok cezacı, geleneksel bu düşünceyi reddetmek zorunda kalmıştır. Onlar, düşüncelerinin kanıtı olarak, ör., ameliyat ettiği hastanın içinde dalgınlıkla gazlı bez unutan doktorun hastanın ölümüne neden olmasını, tren yolu görevlisinin yapmak zorunda olduğu manevrayı unutup yapmayarak bir tren kazasına neden olmasını göstermektedirler.
Zorluğu aşmaya çalışanlar, belirtilen hallerde, olumlu veya olumsuz davranışın şuurlu bir içtepiden geldiğini, çünkü bu hallerde akıl yetisinin iyi yönetimine iradi bir şekilde uyulmadığını ileri sürmektedirler. Ancak, sadece çok ender rastlanan ihmal hallerinde, aklın ataletine yöneltilmiş şuurlu bir çabaya rastlanabildiği göz önüne alındığında, açıklamanın pek tatminkar olmadığı gözenmektedir. Çoğu kez, söz konusu atalet, münhasıran, failin yapmak zorunda olduğu hareketi düşünmemesine bağlı bulunmaktadır. Özellikle unutkanlık hallerinde, hiç bir şekilde, ihmali hedef alan en küçük bir itişe rastlanması mümkün değildir. Burada ruh tamamen pasiftir; kiminin ifadesiyle, söz konusu hareketsizliğin harekete dönüşmesi amacına yönelik her tür mantıksal çaba, bu çerçevede içinde kaybolup gitmeye mahkûmdur (Antolisei, 340 ).

3.Farklı düşünce
Geleneksel düşüncenin fiilin iradiliğini açıklamada yetersiz kalması karşısında, bir kısım doktrin, yeni bir arayış içine girmiştir( Antolisei, 341 ).
Söz konusu bu nazik sorunun çözümünde, psikolojinin şuurun berrak bölgelerinin altında cereyan eden davranışların tümünün iradeden bağımsız olmadığı saptamasının göz önüne alınması gerekmektedir. Gerçekten, bunların büyük bir kısmı, içsel bir enerjinin müdahalesi, şuurlu bir itki etkisi ile engellenebilmektedirler. Hatta, refleks hareketler ( ör., öksürmek, aksırmak, iğne yapılırken bir organın kasılması vs.), belli bir ölçüde iradenin etkisi altında kalabilir. Kuşkusuz, bu sözler, içgüdüsel davranışlar hakkında da geçerlidir. Öğrenme sonunda otomatik hale gelen hareketler ( ör., bir alet çalmak, bilgisayarda yazı yazmak, vs.) söz konusu olduğunda, bunların, ötekilerden çok daha fazla iradenin etkisi altında olduğunda kuşku yoktur.
Ancak iradenin otomatik hareketler üzerinde etkisi sınırsız değildir. Gerçekten, şuur dışı öyle hareketler vardır ki, bunları her hangi bir şekilde düzenlemek ve iradenin yasaklama kudretinin etkisi altına almak mümkün değildir. Bunu kanıtlamak için, hastanın yüksek ateşten ötürü hezeyan haline düşmesine, kusturucu bir ilaç almaktan ötürü bazı davranışlarda bulunmasına, vs. bakmak her halde yeterlidir.
Otomatik hareketler hakkında söylediklerimiz, bilinçsizce gerçekleşen ihmal hareketleri bakımından da geçerlidir. Bunlar da, günlük hayatın deneyiminin açık bir biçimde gösterdiği üzere, çoğu kez iradenin bir çabası ile engellenebilmektedirler.
Buradan, olumlu ve olumsuz, otomatik hareketlerin iki gruba ayrıldığı ortaya çıkmaktadır.Bunlar, iradenin engelleme kudreti ile engellenebilen davranışlar ve iradenin mümkün her çeşit muhtemel denetiminin dışında cereyan eden davranışlardır.
Bu durumda, sadece ikinci grup hareketler failin iradesine yabancıdır, çünkü fail bunları gütme iktidarına sahip bulunmamaktadır, gerçekleşmeleri veya gerçekleşmemeleri konusunda onun her hangi bir etkisi yoktur. Söz konusu bu hareketler, fail tarafından engellenemedikleri için, insanın ruhsal varlığına değil, sadece fiziksel/mekanik varlığına ait bulunmaktadır. Buna karşılık, birinci grup hareketleri, şuurun ve iradenin denetimi dışında saymak mümkün değildir. Ruhsal enerjinin yok veya eksik bir müdahalaseni gerektirdiğinden, bu davranışların gerçekleşmesi, iradenin olması gerektiği biçimde açıklanamamasını göstermektedir. İradenin bir eksiğini, olumsuz bir görüntüsünü ortaya koyduğundan, bir davranışı yansıtan bunlar da , bizzat irade ile ilintilidirler.
Açıklamalardan haklı olarak anlaşılmaktadır ki, sadece şuurlu bir çabadan kaynaklanan hareketler değil, aynı zamanda iradenin ataletinden kaynaklanan hareketler de iradeye bağlanabilmektedirler. Kuşkusuz, irade, engelleme ve harekete geçirme kudretinin egemen olduğu bir alana sahip bulunmaktadır. Öyleyse, hareketin iradeye bağlanabilirliği, bizzat iradenin egemen olduğu alana kadar genişletilebilmekte, yani iradenin iktidarının gittiği yere kadar gitmektedir.
Böyle olunca, bir fiilin hukuk bakımından önemi haiz olması, dolayısıyla ceza sorumluluğuna yer verebilmesi için, o fiilin, mutlaka şuurlu bir çabadan kaynaklanmasına gerek yoktur, sadece iradeye bir biçimde bağlanabilir olması yeterlidir. Bu, iki nedene dayanmaktadır. Bir kere, ceza normu, kişiyi muhatap alırken, ona, yasak bir fiilin kendisinde gerçekleşmemesi için yapmada bulunmayı ve öyleyse, aynı zamanda, o amaca yönelik tüm ruhi enerjisini, mümkün olduğu kadar açıklamayı, yönlendirmeyi emretmektedir. Öte yandan, hukuk, davranış kuralı olarak, insana, sadece yaptığı şeyi değil, aynı zamanda yapmadığı ve yapmak zorunda olduğu şeyi de emretmektedir.
Fiilin iradeye bağlanabilirliği, kusurluluğun temel değeri, “psişik bağdan” ibaret bulunmaktadır. Açıkçası, maddi fiil, sadece şuurlu bir itkiyi gerektirdiği halde değil, ama aynı zamanda iradenin bir çabası ile engellenebilir olduğu halde de, fiille failin iradesi arasında psişik bağ mevcut olmaktadır. Fakat, buna karşılık, şuurun uyarmadığı, hatta dikkatli bir çabaya rağmen, uyarmasının mümkün olmadığı hallerde, fiille irade arasın psişik bağ mevcut bulunmamaktadır. Kuşkusuz, ayrıca, şuurun uyarıda bulunmasına rağmen, iradenin gücünü aşan fizik, fizyolojik, psişik bir gücün etkisiyle oluşan fiillerde, fiille irade arasında psişik bağ bulunmamaktadır.

// //

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: