Fiyatları etkileme

Fiyatları etkileme

MADDE 237 – (1) İşçi ücretlerinin veya besin veya malların değerlerinin artıp eksilmesi sonucunu doğurabilecek bir şekilde ve bu maksatla yalan haber veya havadis yayan veya sair hileli yollara başvuran kimseye üç aydan iki yıla kadar hapis ve adlî para cezası verilir.

(2) Fiil sonucu besin veya malların değerleri veya işçi ücretleri artıp eksildiği takdirde ceza üçte biri oranında artırılır.

(3) Fail, ruhsatlı simsar veya borsa tellalı ise ceza ayrıca sekizde bir oranında artırılır.

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2010/9-149

K. 2010/205

T. 19.10.2010

• KATILMA İSTEMİ ( Temyiz İncelemesi Aşamasında Herhangi Bir İnceleme ve Araştırma Yapılmadan Karar Verilmesinin Olanaklı Bulunduğu Ahvalde Öncelikle Dairesince Karar Verilerek Makul Sürede Yargılanma İlkesinin Hayata Geçirilmesi Gerektiği )

• İNCELEME VE ARAŞTIRMA YAPILMADAN KARAR VERİLMESİ ( Olanaklı Bulunduğu Ahvalde Öncelikle Dairesince Karar Verilerek Makul Sürede Yargılanma İlkesinin Hayata Geçirilmesi Gerektiği – Araştırma Zorunluluğunun Doğduğu Ahvalde İse Bu Hususun Bozma Nedeni Yapılarak Sorunun Çözümlenmesi Gerektiği )

• ALEYHE BOZMA ( Sanıklar Haklarındaki Hükmün Aleyhe Bozulmasına Karar Verilmesi İsabetsiz Olup Yargıtay C. Başsavcılığının İtirazının Kabulü Gereği )

5237/m.234,237/2,239

ÖZET : 5237 Sayılı CYY’nın 237/2. maddesi hükmü nazara alınarak, Yargıtayca sanıklar hakkındaki katılma istemi konusunda, temyiz incelemesi aşamasında herhangi bir inceleme ve araştırma yapılmadan karar verilmesinin olanaklı bulunduğu ahvalde öncelikle dairesince karar verilerek, makul sürede yargılanma ilkesinin hayata geçirilmesi, araştırma zorunluluğunun doğduğu ahvalde ise bu hususun bozma nedeni yapılarak sorunun çözümlenmesi gerektiği halde, doğrudan dosyanın esası hakkında inceleme yapılarak sanıklar haklarındaki hükümün aleyhe bozulmasına karar verilmesi isabetsiz olup, Yargıtay C. Başsavcılığının itirazının kabulüyle yukarda belirtilen ilkeler doğrultusunda işlem yapılmak üzere dosyanın Özel Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir.

DAVA : Kamu malına zarar vermek suçundan sanıklar U. B., S. U. ve S. E.’nin beraatlerine ilişkin, Bartın Asliye Ceza Mahkemesince verilen 19.12.2006 gün ve 222-701 Sayılı hüküm, katılan vekili tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 11.5.2010 gün ve 13108-5243 sayı ile;

“… Sanıkların parkta bulunan beton oturma gruplarından 17 adedini yerlerinden sökerek kırmak suretiyle kamu malına zarar verdikleri tüm dosya kapsamından anlaşılmakla atılı suçtan mahkumiyetleri yerine, yazılı gerekçe ile beraatlarına karar verilmesi…” isabetsizliğinden Daire Üyesi A. Doğan’ın karşı oyu ve oyçokluğuyla bozulmuştur.

Yargıtay C. Başsavcılığınca 28.6.2010 gün ve 84918 sayı ile;

“… Sanıklar S. U. ve U. B. hakkında suç tarihinde Bartın Belediyesi Gazi Çocuk Parkındaki beton oturma grupları üzerindeki ahşap kaplamaların onyedi tanesini sökerek yaktıklarından dolayı, yakarak kamu malına zarar vermek suçundan, 18.4.2006 tarihli iddianamenin kabulü kararı ile haklarında kamu davası açılmıştır. Yapılan yargılama sonucu Bartın Asliye Ceza Mahkemesi, sanıkların savunmalarını almış, Bartın Belediyesini temsil belgesi bulunmayan zabıta memuru müşteki Ahmet Abaylı’yı dinlemiş, müştekiye C.M.K.nun 234/b maddesindeki haklarını hatırlatmıştır. Bartın Asliye Ceza Mahkemesi 29.9.2006 tarih ve 2006/244 esas 2006/405 Sayılı karar ile sanıklar S. U. ve U. B. hakkında açılan davanın, aynı olayda yer alan ve yaşı küçük olduğu için evrakı tefrik edilerek 14.4.2006 tarihinde iddianamenin kabulü kararıyla hakkında kamu davası açılan sanık S. E. hakkındaki 2006/222 E. sayılı dava ile birleştirilmesine karar vermiştir. Birleştirme tarihi 29.9.2009 olup, birleştirilen dosyada katılma konusunda bir karar verilmemiştir. Sanık S. E. hakkındaki aynı olayla ilgili açılan kamu davasında suçtan zarar gören belediye başkanlığına davaya katılıp katılmayacağı hususunda davetiye çıkartılmış, 26.9.2006 tarihli duruşmada Bartın Belediyesinin davaya katılmasına karar verilmiştir. Şikayetçi belediye vekili 19.9.2006 tarihli katılma dilekçesi ile sadece sanık S. E. hakkında katılma talebinde bulunmuştur. Katılma kararı 26.9.2006 tarihli duruşmada verilmiş olup, birleştirme tarihinden önceki bir tarihtir. Dolayısıyla birleştirilen dosyayı kapsamamaktadır. Her iki dosyanın birleştirilmesinden sonra 16.11.2006 tarihli duruşmada, katılan idare vekili, sanıklar S. ve U. yönünden katılma talebinde bulunmuş, ancak C.M.K.nun 238. maddesi uyarınca usulüne uygun yapılan bu sözlü katılma talebi hakkında mahkemece bir karar verilmemiştir. 19.12.2006 tarihli duruşmada ise tüm sanıklar hakkında ‘sanıkların tahta parkeleri zarar verme kastıyla koparıp bilahare yaktıkları yönünde savunmalarının aksi yönünde, iddia dışında, cezalandırılmalarına yeterli, şüpheden uzak, yeterli ve inandırıcı delil elde edilemediğinden ayrı ayrı beraatlarına’ karar verilmiştir. Katılan kurum vekili ise süresinde her üç sanık hakkındaki beraat kararını temyiz etmiştir.

Yukarıda bahsedildiği üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığımızca 4.7.2008 tarih ve 2007/84918 Sayılı tebliğname ile sanıklar S. U. ve U. B. hakkında katılma kararı verilmemesinden dolayı bozma talep edilmiş, Yüksek Daire tarafından ise esasa girilerek sanıkların atılı suçtan mahkumiyetleri yerine beraatlarına karar verilmesinden dolayı beraat hükmünün bozulmasına karar verilmiştir. Katılma kararı verilmemesi önemli bir usulü bozma nedeni olup, bu konuda bir karar verilmeden, Yüksek Daire tarafından esasa ilişkin bozma yapılması mümkün değildir. Sanıklar S. U. ve U. B. hakkında C.M.K.nun 238/3. maddesi uyarınca katılma istemi hakkında bir karar verilmemesi sebebiyle hükümün bozulmasına karar verilmesi gerekirken, esastan beraat hükmünün bozulmasına karar verilmesi usule aykırı olup itirazı gerektirmiştir. Ayrıca, hem mahkeme tarafından katılma kararı verilmemesi, hem de Yüksek Daire tarafından katılma kararı verilmemesi sebebiyle bozma yapılmaması yüzünden, sanıklar S. U. ve U. B. tarafından haklarındaki beraat kararının kesinleştiği yönünde itirazda bulunmaları önlenmiş olmaktadır…”,

Gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurularak sanıklar S. U. ve U. B. hakkında kamu malına zarar verme suçundan mahkumiyetleri yerine beraatlarına karar verilmesi şeklindeki Özel Daire bozma kararının kaldırılması, Bartın Belediye Başkanlığının katılma istemi hakkında olumlu ya da olumsuz bir karar verilmemesi sebebiyle sanıklar hakkındaki hükümün bozulmasına karar verilmesi talebiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Özel Daire ile Yargıtay C. Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, sanıklar S. U. ve S. E. yönünden katılma kararı verilip verilmediği ve katılma istemi hakkında karar verilmeden, katılan vekilinin temyizi üzerine hükümün esasının incelenip incelenemeyeceği noktalarında toplanmaktadır. Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 15.7.2008 gün ve 95-195 Sayılı kararında da belirtildiği üzere; İlk derece mahkemelerinde, kovuşturma aşamasında hüküm verilinceye kadar, suçtan zarar gören, mağdur veya malen sorumlu olanlar, mahkemesine bir dilekçe vermek veya katılma istemini içeren sözlü başvurularının tutanağa geçirilmesi suretiyle kamu davasına katılabilirler.

Yasayolu yargılamasında, katılma isteminde bulunulması olanaklı değil ise de, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri yasayolu başvurusunda açıkça belirtilmiş olmak koşuluyla, inceleme merciince 5271 Sayılı CYY’nın 237/2. maddesi uyarınca incelenip karara bağlanabilmektedir.

Tasarıda, ilk derece mahkemesince red olunan veya karara bağlanmayan katılma isteklerinin istinaf yolu başvurusunda açıkça belirtilmek koşuluyla karara bağlanacağı belirtilmiş ise de, Tasarının 249. maddesinin 2. fıkrasındaki, “Bölge Adliye Mahkemesi” ve “istinaf” ibareleri “Kanun yolu” şeklinde değiştirilerek 237. madde bütünlüğü altında kabul edilmiş bulunduğundan, yasayolu ibaresinin temyiz incelemesini de kapsadığını kabul etmekte zorunluluk bulunmaktadır.

Bir an için CYY’nın 238. maddesindeki katılmaya ilişkin merasimin Yargıtay’ca yerine getirilmesinin olanaksızlığı nedeniyle, katılma isteminin Yargıtay tarafından karara bağlanamayacağı ileri sürülebilir ise de, 238. madde usulüne uygun bir katılma istemi üzerine ilk derece mahkemesince yapılması gereken işlemleri belirtmekte olup, anılan Yasanın 237. maddesinin 2. fıkrasındaki istisnai durumu kapsamamaktadır. 237/2. maddesi hükmünün katılma istemleri hakkında özel bir düzenleme getirdiği, usul tasarrufu amacı güttüğü ve 238. maddede öngörülen genel statüye üst derece mahkemelerinde özel bir istisna oluşturduğu nazara alındığında, Yargıtayca katılma istemi konusunda, temyiz incelemesi aşamasında herhangi bir inceleme ve araştırma yapılmadan karar verilmesinin olanaklı bulunduğu ahvalde öncelikle dairesince karar verilmeli, makul sürede yargılanma ilkesi hayata geçirilmeli, araştırma zorunluluğunun doğduğu ahvalde ise bu husus bozma nedeni yapılarak sorun çözümlenmelidir. İnceleme konusu somut olayda;

Sanıklar S. U., U. B. ve S. E. hakkında suç tarihinde Bartın Belediyesi Gazi Çocuk Parkındaki beton oturma grupları üzerindeki ahşap kaplamaların on yedi tanesini sökerek yaktıkları, bu suretle, yakarak kamu malına zarar vermek suçunu işledikleri iddiasıyla yapılan soruşturmada; Şüpheli S. E. hakkındaki evrakın 5395 Sayılı Kanunun 17/1. maddesi uyarınca tefrikine karar verilerek şüpheliler S. U. ve U. B. hakkında Bartın C. Başsavcılığının 3.4.2006 gün ve 109 Sayılı iddianamesiyle, T.C.K.nın 152/1-a, 2-a ve 63. maddeleri uyarınca ayrı ayrı cezalandırılmaları istemiyle kamu davası açıldığı, Bartın Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2006/244 esasına kayıt edilen bu dosyada, katılma konusunda herhangi bir karar verilmediği, Bartın C. Başsavcılığının 31.3.2006 gün ve 108 Sayılı iddianamesiyle de; şüpheli S. E. hakkında T.C.K.nın 152/1-a, 2-a, 31/3 ve 63. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, 2006/222 esasına kayıt edilen bu dosyada ise, suçtan zarar gören belediye başkanlığına davaya katılıp katılmayacağı hususunda davetiye çıkartıldığı ve 26.9.2006 tarihli duruşmada da Bartın Belediyesinin davaya katılmasına karar verildiği, şikayetçi belediye vekilinin 19.9.2006 tarihli katılma dilekçesinin sadece sanık S. E. hakkında olduğu, katılma kararının verildiği 26.9.2006 tarihinde diğer sanıklarla ilgili yargılamanın ise halen 2006/244 esas sayılı dosyası üzerinde yürütüldüğü, her iki dosyanın birleştirildiği 29.9.2006 tarihinden sonra 16.11.2006 tarihli duruşmada, katılan idare vekilinin sanıklar S. ve U. yönünden de katılma talebinde bulunduğu, ancak CYY’nın 238. madde uyarınca usulüne uygun yapılan bu sözlü katılma talebi hakkında mahkemece bir karar verilmediği, 19.12.2006 tarihli duruşmada ise tüm sanıkların beraatine karar verildiği, hükümün katılan kurum vekili tarafından tüm sanıklarla ilgili olarak temyiz edilmesi üzerine, Özel Dairece, katılma konusunda herhangi bir karar verilmeksizin, tüm sanıklar yönünden suçun sabit olduğu gerekçesiyle beraat hükmünün aleyhe bozulduğu anlaşılmaktadır. 5237 Sayılı CYY’nın 237/2. maddesi hükmü nazara alınarak, Yargıtayca sanıklar S. ve U. hakkındaki 16.11.2006 tarihli katılma istemi konusunda, temyiz incelemesi aşamasında herhangi bir inceleme ve araştırma yapılmadan karar verilmesinin olanaklı bulunduğu ahvalde öncelikle dairesince karar verilerek, makul sürede yargılanma ilkesinin hayata geçirilmesi, araştırma zorunluluğunun doğduğu ahvalde ise bu hususun bozma nedeni yapılarak sorunun çözümlenmesi gerektiği halde, doğrudan dosyanın esası hakkında inceleme yapılarak sanıklar S. U. ve U. B. haklarındaki hükümün aleyhe bozulmasına karar verilmesi isabetsiz olup, Yargıtay C. Başsavcılığının itirazının kabulüyle yukarda belirtilen ilkeler doğrultusunda işlem yapılmak üzere dosyanın Özel Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1-) Yargıtay C. Başsavcılığının itirazının KABULÜNE,

2-) Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 11.5.2010 gün ve 13108-5243 Sayılı bozma kararının KALDIRILMASINA,

3-) Dosyanın öncelikle katılma istemi konusunda karar verilmek ve sair temyiz nedenlerinin bu aşamadan sonra incelenmek üzere Özel Dairesine gönderilmesi için Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 19.10.2010 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2006/7-344

K. 2007/23

T. 6.2.2007

• ŞUBE İZİN BELGESİZ SEYAHAT ACENTELİĞİ FAALİYETİ YAPMA SUÇU ( 1618 Sayılı Yasada Öngörülen Suçlardan Doğrudan Zarar Görmeyen ve Bu Suçları Takip Görevi Bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının Bu Suçlarla İlgili Davaya Katılma Hak ve Yetkisinin Bulunmadığı )

• SEYAHAT ACENTALARI VE SEYAHAT ACENTALARI BİRLİĞİ KANUNU’NDA ÖNGÖRÜLEN SUÇLAR ( Doğrudan Zarar Görmeyen ve Bu Suçları Takip Görevi Bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının Bu Suçlarla İlgili Davaya Katılma Hak ve Yetkisinin Bulunmadığı – Şube İzin Belgesiz Seyahat Acenteliği Faaliyeti Yapma )

• DAVAYA KATILMA HAK VE YETKİSİ ( 1618 Sayılı Yasada Öngörülen Suçlardan Doğrudan Zarar Görmeyen ve Bu Suçları Takip Görevi Bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının Bu Suçlarla İlgili Davaya Katılma Hak ve Yetkisinin Bulunmadığı )

• KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI ( Şube İzin Belgesiz Seyahat Acenteliği Faaliyeti Yapma – 1618 Sayılı Yasada Öngörülen Suçlardan Doğrudan Zarar Görmeyen ve Bu Suçları Takip Görevi Bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının Bu Suçlarla İlgili Davaya Katılma Hak ve Yetkisinin Bulunmadığı )

1618/m.1, 4,6, 24, 27, 29,30,32,34

5237/m.237

ÖZET : 1618 sayılı Yasada öngörülen suçlardan doğrudan zarar görmeyen ve bu suçları takip görevi bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının, bu suçlarla ilgili davaya katılma hak ve yetkisinin bulunmadığı, yerel mahkemenin yanılgılı uygulamaya dayalı katılma kararının da hükmü temyize hak vermeyeceği cihetle, temyiz isteminin Özel Dairece reddedilmiş bulunması isabetlidir.

DAVA : Şube izin belgesiz seyahat acenteliği faaliyeti yapma suçundan sanık İbrahim Güçlü’nün beraatine ilişkin olarak Bakırköy 7. Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 05.06.2002 gün ve 1321-390 sayılı hüküm katılan Turizm Bakanlığı adına Hazine avukatı tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesi 09.11.2006 gün ve 7435-17105 sayı ile;

`… Suçtan doğrudan zarar görmeyen ve 1618 sayılı yasaya aykırılık suçlarını takip görevi bulunmayan Turizm Müdürlüğünün müdahilliğine karar verilmesi hükmü temyize hak vermeyeceğinden temyiz isteğinin 5320 sayılı yasanın 8/1. maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK.nun 317. maddesi uyarınca reddine…` karar vermiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığı ise 27.12.2006 gün ve 43554 sayı ile;

`5271 s. K.nun 237. maddesinde düzenlenen davaya katılma, mağdur suçtan zarar görenin kamu davasında C.Savcısıyla birlikte iddia görevini yapmasıdır. Maddede, görülen zararın doğrudan yada dolaylı olması ayırımı yapılmamış, zarar gören olması yeterli bulunmuştur.

26.09.2000 tarihli ve 2000/7-157 E, 2000/165 K sayılı Ceza Genel Kurulu kararında 1618 sayılı Kanuna muhalefet davalarında suçtan zarar gören olarak kabul edilerek TÜRSAB’ın müdahil olarak davaya katılmaya ve temyize hakkı olduğu belirtilmektedir. TÜRSAB’ın, 1618 s. K.nun 33-34. maddelerine göre Turizm şirketlerini temsilen kurulmuş bir tüzel kişilik olduğu, 1618 s. K.nun 34/son fıkrasına dayanılarak çıkartılan Yönetmeliğin 4/f bendine göre özel hukuk tüzel kişilerine karşı açılan davalarda müdahale hakkı verildiği anlaşılmaktadır.

TÜRSAB’ın müdahale hakkının yanında Turizm Bakanlığı’nın da bu davalara müdahale hakkının bulunduğu kabul edilmelidir. Çünkü 1618 sayılı Kanunun 2. maddesine göre `işletme belgesi verme` yetkisi, 6. maddeye göre `şube açma izni verme` yetkisi, 9. maddeye göre `sınav yapma` yetkisi, 11. maddeye göre `acente açılacak yeri ve konumunu denetleme` yetkisi, 12. maddeye göre `teminat alma` yetkisi olduğu ve 18. maddeye göre acentelerin bir önceki yıla ait `çalışma raporlarını` denetleme yetkisi bulunduğu dikkate alındığında Turizm Bakanlığı’nın izinsiz yapılan acentelik faaliyetinden dolayı suçtan doğrudan doğruya zarar gördüğü veya göreceği açıktır.

Nitekim Ceza Genel Kurulunun 29.05.1989 tarih, 7/147-209 sayılı kararında da, Devletin gözetim ve denetimi altında ve izin belgesi alınmak suretiyle yapılması gereken faaliyetlerle ilgili davalara Maliye Hazinesinin katılan sıfatı ile takibini mümkün görmüştür.

Ayrıca Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığının 10.04.2006 tarihli yazısına göre Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın vereceği belgelerden alacağı miktarlar gösterilmiş, Turizm Bakanlığı’nın 05.04.2000 tarihli yazısı ile de verilen belgelerden elde edilecek gelir miktarları gösterilmiştir. Tüm bu hususlar, Turizm Bakanlığı adına İstanbul Muhakemat Müdürlüğünün davaya müdahale ve temyiz etme yetkileri bulunduğunu göstermektedir.

Bunun yanında Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 09.11.2006 tarih 2004/7435 E, 2006/17105 K sayılı kararında hüküm temyiz eden ve müdahilliğine karar verilen olarak Turizm Bakanlığı adına İstanbul Muhakemat Müdürlüğü yerine İl Turizm Müdürlüğü yazıldığı görülmektedir. Oysa davaya müdahil olan ve hükmü temyiz edenin, yerel mahkeme tarafından davaya katılması kabul edilen Turizm Bakanlığı adına İstanbul Muhakemat Müdürlüğü olduğu görülmektedir.

01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Kanunun 237. maddesine göre suçtan doğrudan doğruya zarar görenin, 1618 sayılı Yasaya göre kuruluş izni ve şube açma iznini veren kurum olması nedeniyle Turizm Bakanlığı olduğu tartışmasızdır.` görüşü ile itiraz ederek, Özel Daire red kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün esastan bozulmasına karar verilmesini istemiştir.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği görüşülüp düşünüldü:

KARAR : Sanığın şube izin belgesi almaksızın seyahat acenteliği faaliyetinde bulunmak suçundan beraatine karar verilen olayda Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, yargılama konusu suçta davaya katılanın Turizm Bakanlığı mı yoksa İstanbul İl Turizm Müdürlüğü mü olduğu, Turizm Bakanlığının yargılamaya konu davaya katılma ve dolayısıyla hükmü temyiz etme hakkı bulunup bulunmadığı noktalarında toplanmaktadır.

Maliye Vekaleti Baş Hukuk Müşavirliğinin ve Muhakemat Umum Müdürlüğünün Vazifelerine, Devlet Davalarının Takibi Usullerine ve Merkez ve Vilayetler Kadrolarında Bazı Değişiklikler Yapılmasına Dair 4353 sayılı Yasanın 3/B maddesine göre, `Hazineye ait her türlü davalarla genel muvazene içindeki dairelere ait hukuk ve ceza davalarının ve bütün icra işlerinin ait olduğu makam ve mercilerde takip ve müdafaasını yaptırmak`, il muhakemat müdürlerinin görevlerindendir. Aynı Yasanın 18. maddesine göre de, `umumi muvazene içindeki dairelere ait hukuk ve ceza davalarında ve her türlü icra takiplerinde bu daireler mahkemeler, hakemler, icra daireleri ve dava ve icra işleriyle alakalı sair merciler nezdinde temsil vazifesi Maliye Bakanlığına bağlı Hazine avukatları tarafından görülür; muhakemat müdürleri dahi bu yetkiyi kullanabilirler.`

İncelenen olayda Hazine avukatı tarafından anılan yasal normlara uygun biçimde, Turizm Bakanlığı adına İstanbul Muhakemat Müdürlüğünün davaya katılması isteminde bulunulmuş, mahkemece de bu doğrultuda karar verilmiştir. Karar başlığında katılanın isminin gösterilmemiş olması, davacının adının yazıldığı bölüme ise İl Turizm Müdürlüğü ibaresinin eklenmiş bulunması, Yerel Mahkemece mahallinde giderilmesi mümkün bir eksiklik ve maddi hata olarak değerlendirilmiştir. Gerekçeli karardaki bu maddi hata Yargıtay Özel Dairesince de sürdürülmüş ve davaya katılanın İstanbul İl Turizm Müdürlüğü olduğu yolundaki bir kabulle, sözü edilen Müdürlüğün davaya katılma yetkisinin bulunmadığı belirtilmişse de, gerçekte istemde bulunan ve davaya katılanın Kültür ve Turizm Bakanlığı olması karşısında, öncelikle sözü geçen Bakanlığın davaya katılma hak ve yetkisinin bulunup bulunmadığının saptanması gerekmektedir.

Herhangi bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için, Ceza Yargılaması Yasasının davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen koşulun gerçekleşmesi, başka deyişle suçtan zarar görmüş bulunması veya herhangi bir yasada, belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel biçimde düzenleyen bir hükmün bulunması gerekir. Örneğin 4926 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Yasasının davaya katılmayı düzenleyen 29. maddesine göre, kaçakçılığı önleme, izleme ve soruşturmakla görevli olanların bu Yasa kapsamına giren suçlara ilişkin tutanaklar ve soruşturma belgelerini bir müzekkere ile Cumhuriyet Savcılığına vermeleri üzerine ilgili gümrük idareleri katılan sıfatını kazanacaklardır. Yine 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Yasanın 4/son maddesine göre, Hazine Müsteşarlığının bağlı bulunduğu Bakanlığın veya görevlendireceği mercilerin Cumhuriyet savcılığına yazılı müracaatta bulunmasıyla anılan Bakanlık katılan sıfatını kazanacaktır. Özel yasa hükümleri gereğince davaya katılmanın kabul edildiği bu gibi hallerde, bunların ayrıca suçtan zarar görmüş olup olmadıklarını araştırmaya gerek bulunmamaktadır.

Hemen belirtelim ki, 1618 sayılı Yasada izin almaksızın seyahat acentalığı faaliyeti yürütme suçuna ilişkin ceza davalarına Kültür ve Turizm Bakanlığının katılabileceğine dair özel bir hükme yer verilmemiştir. O halde, anılan Bakanlığın katılma isteminin genel hükümlere göre sonuca bağlanması zorunludur. Gerek yargılama sırasında yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 365., gerekse denetim tarihinde yürürlüğe girmiş bulunan 5271 sayılı CYY’nın 237. maddelerinde ise, suçtan zarar gören gerçek veya tüzel kişilerin davaya katılabilecekleri belirtilmektedir. Öte yandan, Ceza Genel Kurulu’nun 24.12.1965 gün ve 58-55 sayılı kararında da vurgulandığı üzere, katılma talebinin kabulüne esas teşkil edecek zarardan maksat, suçtan doğrudan doğruya meydana gelen veya gelmesi umulan zarardır. Dolaylı olarak meydana gelebilecek zararlar nedeniyle davaya katılma mümkün değildir.

Kültür ve Turizm Bakanlığının 1618 sayılı Yasada öngörülen çeşitli yetki ve görevleri mevcuttur. Örneğin; Yasanın 2. maddesine göre `işletme belgesi verme`, 6. maddeye göre `şube açma izni verme`, 9. maddeye göre `sınav yapma`, 11. maddeye göre `acente açılacak yeri ve konumunu denetleme`, 12. maddeye göre `teminat alma`, 18. maddeye göre acentelerin bir önceki yıla ait `çalışma raporlarını denetleme` ve 24. maddeye göre de seyahat acentaları ile Seyahat Acentaları Birliğini genel olarak denetleme yetkisi bunlar arasında sayılabilir. Ancak, Bakanlığın salt bu sayılan yetki ve görevlere sahip olması, izinsiz seyahat acenteliği faaliyetinde bulunma suçundan doğrudan zarar gördüğü anlamına gelmez. Yine, bu suçla korunan hukuki yarar kamu gelirlerinin korunması olmadığı için, izinsiz acentelik faaliyetleri nedeniyle kamunun bazı harçları almaktan yoksun kalması keyfiyeti de dolaylı zarar niteliğindedir. Dolaylı zarar ise, davaya katılma hakkı vermez. Aksinin kabulü, düzenleme ve denetim yetkilerine sahip tüzel kişilerin kendi yetki alanlarına giren hususlardaki ihlaller nedeniyle açılan tüm kamu davalarına katılabilecekleri sonucunu doğuracaktır ki, bu durumda örneğin silah taşıma izni vermeye yetkili İçişleri Bakanı veya yetkilendirdiği Valilerin, izinsiz silah taşıma suçlarına ilişkin kamu davalarına veya yerel yönetimlerden izin alınması gereken her türlü faaliyetin izinsiz yapılmasından kaynaklanan suçlara ilişkin kamu davalarına belediyelerin katılabileceklerini kabul etmek gerekir. Oysa yasa koyucunun muradı bu olmadığı gibi, özel hukuk tüzel kişilerine oranla kamu tüzel kişilerine davaya katılma konusunda farklı ölçütler getiren böyle bir uygulama sistemle de çelişecektir. Kaldı ki, ceza yargılama hukuku sistemimizde Cumhuriyet savcıları kamu adına hareket ederek soruşturma işlemlerini gerçekleştirmekte, kamu davası açmakta, ayrıksı durumlar dışında kovuşturma sırasında hazır bulunmakta, karar ve hükümlere karşı kamu adına yasa yoluna başvurabilmektedirler. Bu nedenle, kamu tüzel kişilerinin düzenleme ve denetim yetkilerinin kapsamına giren ve ilgili tüzel kişiyi dolaylı biçimde zarara uğratan herhangi bir ihlale ilişkin olarak açılan kamu davasına katılmalarının pratik bir faydası da bulunmamaktadır. Ayrıca, bu ikincil faaliyetler sözü edilen kurumların asli görevlerini yerine getirmeleri bakımından ciddi bir işgücü kaybı ve külfet oluşturmaktadır.

Öte yandan Yargıtay C.Başsavcılığının itiraz yazısında, 1618 sayılı Yasanın 29. ve 30. maddelerinde belirtilen hallerde yasak olarak seyahat acenteliği faaliyetlerinde bulunanlar hakkında açılan kamu davalarına TÜRSAB’ın katılabildiği belirtilerek, bu uygulamanın Kültür ve Turizm Bakanlığı bakımından da emsal alınması gerektiği ileri sürülmüşse de, bu uygulamanın, sözü edilen Birliğin 1618 sayılı Yasanın 34. ve Seyahat Acentaları Birliği Yönetmeliğinin davaya katılmayı Birliğin görevi olarak saptayan 4. maddesine dayandığı, başka deyişle bu düzenlemelerle Birliğe yasal anlamda özel bir müdahale olanağı sağlandığı gözden kaçırılmamalıdır.

Bu itibarla, 1618 sayılı Yasada öngörülen suçlardan doğrudan zarar görmeyen ve bu suçları takip görevi bulunmayan Kültür ve Turizm Bakanlığının, bu suçlarla ilgili davaya katılma hak ve yetkisinin bulunmadığı, yerel mahkemenin yanılgılı uygulamaya dayalı katılma kararının da hükmü temyize hak vermeyeceği cihetle, temyiz isteminin Özel Dairece reddedilmiş bulunması isabetli olup, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurulu Başkanı ve bir kısım Kurul Üyesi ise; 1618 sayılı Seyahat Acentaları ve Seyahat Acentaları Birliği Yasasının 1, 6, 24, 27, 30 ve 32. maddeleriyle seyahat acentaları üzerinde ve faaliyet konularıyla ilgili olarak Kültür ve Turizm Bakanlığına tanınan yetkinin nitelik ve kapsamına ve keza 18.01.1943 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 4363 sayılı Yasanın 2, 18 ve 19. maddesi hükümlerine binaen Kültür ve Turizm Bakanlığının doğrudan irtibatlı olan ve eylemden doğrudan zarar gören hükmi şahsiyet sıfatıyla 1618 sayılı Yasada öngörülen suçlara ilişkin kamu davalarına katılma hak ve yetkisinin bulunduğunu belirterek itirazın kabulü yönünde karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, 30.01.2007 günlü birinci müzakerede gerekli oyçoğunluğuna ulaşılamaması nedeniyle, 06.02.2007 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğu ile karar verildi.

yarx

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2006/9-9

K. 2006/19

T. 14.2.2006

• YAKINANIN HÜKMÜ TEMYİZ ETME YETKİSİ ( 1412 Sayılı CYUY.nın 317. Maddesi Uyarınca Yetkisi Bulunmayan Yakınanın Temyiz İsteminin Reddi Gereği )

• CEZA MUHAKEMESİ KANUNUNA İLİŞKİN USUL KURALLARI ( 1412 Sayılı CYUY.nın 317. Maddesi Uyarınca Hükmü Temyiz Etme Hak ve Yetkisi Bulunmayan Yakınanın Temyiz İsteminin Reddi Gereği )

• MALA ZARAR VERME ( 1412 Sayılı CYUY.nın 317. Maddesi Uyarınca Hükmü Temyiz Etme Hak ve Yetkisi Bulunmayan Yakınanın Temyiz İsteminin Reddi Gereği )

5237/m.237,238

1412/m.310, 315,366

ÖZET : Uyuşmazlık, yakınanın hükmü temyiz etmesine yasal olanak bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir. 1412 sayılı CYUY.nın 317. maddesi uyarınca, hükmü temyiz etme hak ve yetkisi bulunmayan yakınanın temyiz isteminin reddine karar verilmesi gerekir.

DAVA : Mala zarar verme, sövme ve tehdit suçlarından sanıklar Ahmet Susam ve B… … Mucık’ın beraatlarına ilişkin Bartın Sulh Ceza Mahkemesince 17.02.2005 gün ve 500-23 sayı ile verilen kararın, yakınan tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Ceza Dairesince 14.11.2005 gün ve 5313-8616 sayı ile;

( … Hükümden sonra yürürlüğe giren 5271 sayılı CMK.nun 237 ve 238. maddeleri hükmü karşısında, sanık ve şikayetçinin hukuki durumlarının yeniden değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması… ( gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilmiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığı ise 02.01.2006 gün ve 100380 sayı ile;

“… Yargılama yasalarının zaman bakımından uygulanmasında genel ilke derhal uygulama, hemen uygulama ilkesidir. Bunun istisnası yasada aksi uygulamanın belirtilmiş olması halidir. Derhal uygulama ilkesi uyarınca, usul işlemleri, yapılacağı sırada yürürlükte bulunan yargılama yasası hükümlerine tabidir.

Yürürlükteki yasaya göre yapılmış işlemler de sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle geçerliliğini yitirmeyecektir. Yürürlüğe giren yeni yasa yargılaması devam eden davalarda hemen uygulanacaktır.

Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 30.09.2003 tarih 2003/1-226 esas, 2003/229 karar ve 24.05.2005 tarih 2005/7-24 esas, 2005/56 karar sayılı kararları da aynı doğrultudadır. Yargıtay 11. Ceza Dairesi de 18.10.2005 tarih 2005/6145-10032 sayılı kararında da “Sanık hakkında açılan kamu davasına karar tarihinde uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK.nun 366. maddesi uyarınca usulüne uygun şekilde katılma isteminde bulunup bu sıfatı kazanmayan şikayetçinin temyize yetkisi bulunmadığı cihetle, vaki temyiz isteminin reddine…” karar vermiştir.

Somut olayda, karar 17.02.2005 tarihinde verilmiş olup, temyiz tarihinde sanıklar ve C.savcılarınca temyiz edilmediğinden hükmün kesinleştiğinin kabulü gerekir. Zirai şikayetçi yargılama aşamasında yürürlükte olan 1412 sayılı CMUK.nun 366. maddesi hükümleri doğrultusunda katılma talebinde bulunmadığından hükmü temyize yetkisi de yoktur. Aksini kabul etmek sanık açısından kazanılmış hak kuralının da ihlali anlamına gelecektir.” görüşüyle itiraz yoluna başvurarak Özel Daire kararının kaldırılmasına ve yakınanın temyiz inceleme isteminin CYUY.nın 317. maddesi uyarınca reddine karar verilmesini talep etmiştir.

Dosya Birinci Başkanlığa gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü:

KARAR : Sanıkların, mala zarar vermek, sövme ve tehdit suçlarından beraatlarına karar verilen olayda Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, yakınanın hükmü temyiz etmesine yasal olanak bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

Olağan yasa yollarından olan temyiz incelemesinin yapılabilmesi için, bir temyiz davası açılmış olmalıdır. Temyiz davasının açılabilmesi için de, 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 8/1. maddesi uyarınca yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY.nın 310. maddesine göre iki koşulun varlığı gereklidir.

Bunlardan ilki süre koşuludur. Usul Yasası 310 uncu maddesinde, genel kural olarak tarafların temyiz isteğinde bulunabilecekleri süreyi hükmün tefhiminden, tefhim edilmemişse, tebliğinden başlamak üzere bir hafta olarak belirlemiştir. Temyiz süresi 1412 sayılı CYUY.nın 310. maddesinin 3. fıkrasındaki ayrıksı durum hariç olmak üzere, hükmün açıklanması sırasında hazır bulunanlar yönünden bu tarihte, yokluklarında hüküm verilenler yönünden ise gerekçeli kararın tebliği tarihinde başlar.

Temyiz davasının açılabilmesi için gerekli olan ve uyuşmazlık konusunu da ilgilendiren ikinci koşul ise istek koşuludur. Yargılama hukukunun temel prensiplerinden olan “Davasız yargılama olmaz.” ilkesine uygun olarak temyiz davası kendiliğinden açılmaz, bu konuda bir isteğin bulunması gereklidir. İstek koşulunun ise bu konuda hak ve yetkisi olan kişilerce yerine getirilebileceği yasa gereğidir. CYUY.nın halen yürürlükte bulunan 305. maddesinin 1. fıkrasında bu kuraldan uzaklaşılmış ve bazı ağır mahkûmiyetlerde istek şartından sanık lehine vazgeçilerek, temyiz incelemesinin kendiliğinden ( re’sen ( yapılması kabul edilmiş ise de, onbeş yıl ve daha fazla hürriyeti bağlayıcı cezalara ilişkin olanlar dışında kalan hükümlerde, süre ve istek koşullarına uygun temyiz davası açılmamışsa hükmün Yargıtay’ca incelenmesi olanaksızdır.

Öte yandan, gerek öğretide gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda, yeni yürürlüğe giren yargılama kurallarına ilişkin değişikliklerin, yapılacak yargılama işlemlerinde derhal uygulanması ilkesi benimsenmiştir. Bu ilke usule ilişkin yeni Yasanın eskisinden daha yeterli ve daha yararlı olduğu ön kabulüne ve ülkede aynı anda birden çok yargılama yasasının geçerli olmaması ilkesine, yasaların yürürlükte kalış süreleri içerisinde, düzenledikleri alanlarda uygulanacağı görüşüne dayanmaktadır.

Açıklanan ilkenin istisnası da ancak yeni yürürlüğe konulan yasada geçici maddelerle yapılan düzenlemeler ile ayrık tutulan hallerde ortaya çıkmaktadır.

Derhal uygulanırlık ilkesinin doğal sonucu olarak, usul işlemleri, yapıldığı sırada yürürlükte bulunan yargılama yasası hükümlerine tâbi olacak ve ceza yargılaması sırasında, yasada değişiklik olduğunda yeni yasa hemen uygulanacak, ancak, bu durum, önceki yasanın yürürlükte bulunduğu dönemde, o yasaya uygun biçimde yapılmış işlemlerin geçersizliği sonucunu doğurmayacağı gibi yenilenmesini de gerektirmeyecektir.

Bu ilkenin sonucu olarak;

1- Usul işlemleri mutlaka yürürlükteki yasaya göre yapılacaktır.

2- Yürürlükteki yasaya göre yapılmış işlemler, sonradan yürürlüğe giren yasa nedeniyle geçerliliğini yitirmeyecektir.

3- Yeni yasanın yürürlüğünden sonra yapılması gereken usul işlemleri yeni yasaya tâbi olacaktır.

4- Yeni yasanın uygulanmasında, sanığın leh veya aleyhinde sonuç doğurmasına bakılmayacaktır.

Açıklanan bu ilke doğrultusunda, kamu davasına katılma konusundaki yasal düzenlemeler incelendiğinde;

1412 sayılı CYUY.nın 365. maddesi gereğince, suçtan zarar gören herkesin davaya katılması olanaklıdır. Davaya katılma hakkı olan kişiler bu haklarını aynı Yasanın 366. maddesi uyarınca, ya yazılı olarak dilekçeyle ya da tutanak tutulmak üzere zabıt katibine yapılacak bir beyanla kullanabileceklerdir.

01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasasının 237. maddesinde ise suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların davaya katılabilecekleri kabul edilmiş, ancak yasa yolu muhakemesinde bu hakkın kullanılamayacağı esası benimsenmiştir. Anılan Yasanın 238. maddesi uyarınca; davaya katılma hakkının kullanılması için dilekçe ile başvurma yönteminin yanı sıra, sözlü olarak yapılan istemin duruşma tutanağına geçirilmesi de yeterli görülmüş, hatta şikayetçi olduğunu bildiren kişiye mahkemelerce, davaya katılmak isteyip istemediğinin sorulması hususunda zorunluluk getirilmiştir.

Açıklanan yasal düzenlemeler nazara alındığında, 01 Haziran 2005 tarihinden önce sonuçlandırılan yargılamalarda kamu davasına katılma konusunda 1412 sayılı CYUY.nın 365 ve devam eden maddelerine uygun olarak işlem yapılmış olması yeterlidir. Bu süreçte anılan yasal düzenlemeye uygun olarak son soruşturma ( kovuşturma ( aşamasında katılan sıfatını almayan bir kimsenin, olağan yasa yollarından olan temyiz davasında kamu davasına katılmasına yasal olanak bulunmamaktadır. 5271 sayılı CMY.nın yürürlüğe girmiş olması, daha önce yürürlükte olan yargılama yasasına uygun olarak sonuçlandırılan davalarda, yakınana yeni bir hak bahşetmeyecektir. Ancak, 5271 sayılı Yasanın yürürlüğe girmesinden sonra, yöntemine uygun bir temyiz başvurusu üzerine hükmün bir başka hukuka aykırılık saptanarak bozulması ile kovuşturma aşamasına dönüleceğinden, yeniden yapılacak yargılamanın da artık yürürlükte olan anılan Yasa hükümlerine göre yapılması gerektiği gözetilmelidir. Bu nedenle, diğer yargılama kurallarının yanında 238. madde uyarınca yakınana, kamu davasına katılma hakkının bulunduğunun hatırlamasının gerektiği de açıktır. Fakat, bu durumda da koşulları varsa sanığın kazanılmış hakkının dikkate alınması yasal bir zorunluluktur.

Bu açıklamalar ışığında somut olay incelendiğinde;

Sanıklar haklarında 02.09.2004 tarihli iddianame ile açılan davada, 05.10.2004 tarihinde duruşmaya başlanmış olup, 30.11.2004, 28.12.2004, 17.02.2005 tarihlerinde oturumlar sürdürülerek yargılama sonlandırılmıştır. Yakınan Döndü Susam bütün bu oturumlara ve 10.12.2004 tarihinde yapılan keşfe katılmasına rağmen, yargılama sürecinde yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY.nın 365 ve devamı maddelerinde açıklanan yönteme uygun olarak davaya katılma talebinde bulunmamıştır. Ne var ki, adı geçen yakınan, yüzüne karşı verilen hüküm aleyhine 21.02.2005 havale tarihli dilekçe ile kovuşturma evresinin mahkemesince sonuçlandırılmasından sonra temyiz başvurusunda bulunmuştur. Yargılamanın sürdürülüp, sonlandırıldığı süreçte yürürlükte bulunan yasaya göre davaya katılma isteminde bulunmayan yakınanın, yürürlükteki yasaya uygun olarak verilen hükmü temyiz etme hak ve yetkisinin bulunmadığı açıktır.

O halde Özel Dairece, 5320 sayılı Ceza Yargılama Yasasının Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkındaki Yasa’nın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY.nın 317. maddesi uyarınca, hükmü temyiz etme hak ve yetkisi bulunmayan yakınanın temyiz isteminin reddine karar verilmesi gerekirken, hükmün bozulmasına karar verilmesi yasaya aykırıdır. Zira, verilen hüküm kendiliğinden temyize tabi olmadığı gibi, başvuru tarihinde yürürlükte bulunan yargılama kurallarına göre, temyiz davası açmaya yetkili bir kişi tarafından yöntemince istek koşuluna uygun mahiyette açılmış bir temyiz davası da bulunmamaktadır

Bu itibarla, usuli işlem tarihinde hükmü temyize hak ve yetkisi bulunmayan yakınanın temyiz inceleme istemi üzerine verilen ve adı geçeni temyiz davası amaya hak sahibi sayan Özel Daire bozma hükmü bu yönüyle isabetsiz olup, Yargıtay C.Başsavcılığının usul ve yasaya uygun itirazının kabulüne, Özel Daire bozma kararının kaldırılmasına, ancak CYUY.nın 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak yakınanın temyiz inceleme isteminin aynı Yasanın 317. maddesi uyarınca reddine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan iki Kurul Üyesi ise, “5271 sayılı Ceza Muhakemesi Yasası ile getirilen yeni düzenlemeler karşısında, davaya katılma isteminin sözlü olarak da yapılmasına olanak tanınmış olup, somut olayda yakınan duruşmalara katılarak şikayetçi olduğunu bildirmiş ve bu husus da tutanağa geçirilmiştir. Yine, yeni yasal düzenleme çerçevesinde mağdura da haklar tanınmış olması gözetilerek, yakınanın temyiz isteminin incelenmesi olanaklıdır. Bu nedenle Özel Daire kararı isabetli olduğundan, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir” görüşüyle karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle,

1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 9. Ceza Dairesinin 14.11.2005 gün ve 5313-8616 sayılı bozma ilamının KALDIRILMASINA,

3- Hükmü temyize hak ve yetkisi bulunmayan yakınan Döndü Susam’ın temyiz inceleme isteminin CYUY.nın 317. maddesi uyarınca REDDİNE,

4- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 14.02.2006 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

yarx

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: