5237 Sayılı TCK Madde 36 İçtihat

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2013/1-126

K. 2014/364

T. 11.7.2014

• GÖNÜLLÜ VAZGEÇME ( Kasten Öldürmeye Teşebbüs – Sanığın Mağdureye Bir Şeyler Olduğunu Söylemek Dışında Neticenin Meydana Gelmesini Engellemek İçin Hiçbir Ciddi Çaba İçerisinde Bulunmadığı/Gönüllü Vazgeçmenin Şartlarının Gerçekleşmediği )

• KASTEN ÖLDÜRMEYE TEŞEBBÜS ( Gönüllü Vazgeçme – Sanığın Mağdureye Bir Şeyler Olduğunu Söylemek Dışında Neticenin Meydana Gelmesini Engellemek İçin Hiçbir Ciddi Çaba İçerisinde Bulunmadığı/Gönüllü Vazgeçmenin Şartlarının Gerçekleşmediği )

• YAŞLI VE AĞIR YARALI KATILANI EVDE YALNIZ BIRAKAN SANIK ( Kasten Öldürmeye Teşebbüs – Kapıyı Kapatıp Ellerinde ve Yüzünde Kan Olduğunu Gören Ağabeyi ve Annesine Mağdureye Bir Şeyler Olduğunu Söylemek Dışında Neticenin Meydana Gelmesini Engellemek İçin Hiçbir Ciddi Çaba İçerisinde Bulunmadığı – Gönüllü Vazgeçme Şartlarının Olayda Oluşmadığı )

5237/m.36

ÖZET : Uyuşmazlık; 5237 sayılı TCK’nun 36. maddesinde düzenlenen gönüllü vazgeçme şartlarının olayda gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesine ilişkindir. Sanığın suçta kullandığı bıçağı ve eldiveni saklayarak savunması doğrultusunda katılanın bıçak üstüne düştüğü algısını uyandırmak için mutfaktan aldığı başka bir bıçağı büküp mağdurenin yanına bırakması, sonra mağdurenin ölüp ölmediğini kontrol edip mağdureye “Benden şikayetçi olacak mısın” diye sorması, ancak katılanın şikayetçi olmayacağını söylemesi üzerine eylemine son vermesi, yaşlı ve ağır yaralı katılanı evde yalnız bırakıp kapıyı kapatması, ellerinde ve yüzünde kan olduğunu gören ağabeyi ve annesine mağdureye bir şeyler olduğunu söylemek dışında neticenin meydana gelmesini engellemek için hiçbir ciddi çaba içerisinde bulunmaması karşında, sanığın davranışlarının gönüllülüğe dayanmadığı gibi neticenin gerçekleşmesini önlemek bakımından ciddi bir çaba niteliğinde de olmadığından gönüllü vazgeçmenin şartları gerçekleşmemiştir.

DAVA : Kasten öldürme suçuna teşebbüsten sanık F. K.’ın 5237 sayılı TCK’nun 81/1, 35/2, 31/2, 62, 54 ve 63. maddeleri uyarınca 5 yıl 10 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, müsadereye ve mahsuba ilişkin, Sivas 1. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 13.01.2011 gün ve 400-9 sayılı hükmün sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 20.10.2011 gün ve 6758-6153 sayı ile;

“…Yerinde görülmeyen temyiz itirazlarının reddine,

Ancak;

Oluşa ve dosya kapsamına göre; yalnız yaşadığını bildiği komşusu müştekinin evine onun rızasıyla giren sanığın, üzerinden çıkardığı bıçakla sırt, sol omuz, batın, sağ aksiller, baş ve boyun bölgelerine vurması sonucu, batın sol alt kadranda batına nafiz olup, jejunum lezyonlarına, sağ aksiller bölgede göğüs boşluğuna geçerek hidropnömotoraksa neden olan yaralanmalar nedeniyle müştekinin hayati tehlike geçirdiği, sanığın kendiliğinden eylemine son vererek müştekinin acilen hastaneye kaldırılması konusunda kendi annesinden yardım istemesi üzerine, annesi tanık Fatma ile komşusu tanık Mehmet’in olay yerine geldikleri, müştekinin tanık Mehmet tarafından çağrılan ambulansla hastaneye kaldırılarak ölüm sonucunun gerçekleşmesinin önlendiği olayda;

Dairemizin yerleşik uygulamalarına göre, sanık icra hareketlerini tamamlayıp neticenin meydana gelmesini önlediğinden, eyleminin öldürmeye teşebbüs olarak nitelendirilmesi gerekmekle beraber, 5237 sayılı TCK’nun 36. maddesinde düzenlenen gönüllü vazgeçme hükmü göz önünde tutularak ve aynı Kanunun 61. maddesi uyarınca suçun işleniş biçimi, suçun işlenmesinde kullanılan araç, suç konusunun önem ve değeri, kasta dayalı kusurun ağırlığı hususları dikkate alınarak, temel cezanın alt sınırdan uzaklaşılmak suretiyle belirlenerek kasten yaralama suçundan hüküm kurulması yerine, kasten insan öldürmeye teşebbüs suçundan yazılı şekilde karar verilmesi…”,

İsabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.

Yerel mahkeme ise 28.02.2012 gün ve 298-39 sayı ile;

“… Olayımıza bakıldığında sanığın anlaşılamayan bir sebeple katılana yönelik ikisi sırtta, birisi sol omuzda, birisi batında, birisi sağ aksiller bölgede, diğerleri ise sayılamayacak kadar çok olacak şekilde baş ve boyun bölgesinde öldürmeye elverişli bıçakla çok sayıda darbe yaptığı, bunlardan sol alt kadranda karın boşluğuna geçerek jejunum lezyonlarına ve jejunum 80 cm lik bölümün alınmasına neden olan yaralanma ile sağ aksiller bölgede göğüs boşluğuna geçen yaralanmanın hayati tehlikeye sebebiyet verir nitelikte olduğu, sanığın eylemleri sonucunda mağdurun yere düştüğü, bunun üzerine sanığın evin içerisinde bir süre oyalandığı, bilahare mağdurun yanına gelerek ‘Makbule teyze öldün mü ?’ şeklinde sorduğu, ‘ölmedim’ karşılığı alınca bu kez ‘beni şikayet edecek misin ?’ dediği, ‘yok’ karşılığı alınca da eylemini sonlandırıp mağdurun evinden kapıyı kapatarak ayrıldığı, bu haliyle sanığın mağdura yönelik gerçekleştirdiği darbe sayısı da dikkate alındığında, sanığın eylemine kendiliğinden son verip devam etmeme yönünde bir irade gösterdiğinden bahsetmek mahkememize göre mümkün değildir. Aksine bir kabul tüm öldürmeye teşebbüs olaylarında faillerin mağdurların başını bekleyerek ölüp ölmediklerini kontrol etmeleri şeklinde bir davranışa göre kastlarını belirlemeye çalışma sonucu doğuracaktır ki, bunun suçun manevi unsuru olan kastın belirlenmesinde herhangi bir etkisi olmayacağı düşünülmektedir. Sanık eyleme son verme arzusu ve iradesi ile hareket etmemiş, çok sayıda bıçak darbesine rağmen yere düşen mağdurun halen ölmemesi nedeniyle kendisine ‘beni şikâyet edecek misin?’ diye sorup buna ‘hayır’ şeklinde cevap alınca evi terk etmiştir ki, burada icra hareketlerinden gönüllü olarak vazgeçmeden bahsetmek mümkün değildir.

Gönüllü vazgeçmenin uygulanması için gereken diğer hal, sanığın neticenin gerçekleşmesini önlemesi halinde mümkün olup, bozma ilamının da bu noktada maddi delillere uygun olmadığı mahkememizce değerlendirilmektedir.

Zira bozma ilamında sanığın mağdurun acilen hastaneye kaldırılması konusunda kendi annesinden yardım istediği, bunun üzerine annesi Tanık Fatma ile komşusu Tanık Mehmet’in olay yerine geldikleri, mağdurun Tanık Mehmet’in çağırdığı ambulansla hastaneye kaldırıldığı kabul edilmektedir.

Oysa tüm dosya kapsamından, sanığın katılana yönelik eyleminden sonra ağzı yüzü kanlı vaziyette alt katta bulunan kendi evine gittiği, kapı kapalı olduğundan zili çaldığı, kapıyı sanığın abisinin açtığı ve sanığı bu vaziyette görünce dövüldüğünü düşünüp annesi olan Tanık Fatma’ya ‘gel gel, Furkan’ı biri dövdü, ağzı yüzü kanlar içerisinde’ şeklinde seslendiği, bunun üzerine Tanık Fatma’nın kapıya gittiğinde Furkan’ı kanlar içinde görüp ne olduğunu sorduğu, Furkan’ın da ‘anne gel, makbule teyzeye bir şeyler oldu, gel bak’ dediği, bunun üzerine birlikte katılanın evine gidip zile bastıkları, katılanın kapıyı açtığı, katılanı kanlar içerisinde gören Tanık Fatma’nın Tanık Mehmet’e haber verilmesini söylediği, bu sırada Tanık Mehmet’in tesadüfen evinin önüne geldiği ve Tanık Fatma’nın seslenmesi ile yukarı çıkıp ambulans çağırdığı, dolayısıyla sanık Furkan’ın neticenin meydana gelmesini önlemek maksadıyla annesine veya Tanık Mehmet’e olayı haber vermesi söz konusu olmayıp, kanlı vaziyette evine indiğinde bizzat annesi Tanık Fatma’nın anlatımlarından anlaşılacağı üzere, kapıyı açan ağabeyinin onu o vaziyette görüp şaşırarak dövüldüğünü düşünüp annesini haberdar etmesi sonrasında, annesinin sanığa sorması üzerine sanığın da başka bir izahat yapma imkanı bulamadığından, katılana bir şeyler olduğundan bahsederek annesini katılana yönlendirdiği dolayısı ile gönüllü vazgeçme oluşturacak bir davranıştan bahsetmenin bu haliyle de mümkün olmadığı…”,

Gerekçesiyle önceki hükmünde direnmiştir.

Bu hükmün de sanık müdafii ve katılan vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay C.Başsavcılığının 23.01.2013 gün ve 133064 sayılı “bozma” istekli tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; somut olayda 5237 sayılı TCK’nun 36. maddesinde düzenlenen gönüllü vazgeçme şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

Sanığın suç tarihinde 13 yaş 9 ay 5 günlük olduğu ve ilköğretim 8. sınıfa devam ettiği, katılan ile aynı apartmanda farklı dairede ailesi ile birlikte yaşadığı, hakkında düzenlenen adli rapor ile sosyal inceleme raporu ve bunlara uygun mahkemenin gözlem ve değerlendirmesi sonucunda işlediği fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama ve bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğinin bulunduğu kanaatine varıldığı,

Katılanın ise suç tarihinde 69 yaşında olduğu, dul olup yalnız yaşadığı, olay nedeniyle ikisi sırtta, birisi sol omuzda, birisi batında, birisi sağ aksiller ( koltuk altı ) bölgede, çok sayıdaki diğer yaralanmalar ise baş ve boyun bölgesinde öldürmeye elverişli bıçakla yaralandığı, bunlardan sol alt kadranda karın boşluğuna geçerek jejunum ( ince bağırsak ) lezyonlarına ve jejunumun 80 cm’lik bölümün alınmasına neden olan yaralanma ile sağ aksiller bölgede göğüs boşluğuna geçen yaralanmanın hayati tehlikeye sebebiyet verecek nitelikte olduğu,

Olay ve yakalama tutanağında; 28.03.2010 günü saat 14.30 sıralarında 112 acil servis ekiplerinin H… R… Caddesi üzerinde bulunan meteoroloji binası karşısındaki K… Apartmanında bir kişinin bıçak üzerine düştüğünü haber merkezine bildirmesi üzerine olay yerine gidildiği, Makbule Ç. olduğu anlaşılan bıçaklanan şahsın evin önündeki ambulans içerisinde olduğu ve vücudunun çeşitli yerlerinden bıçaklandığının görüldüğü, kendisine ne olduğu sorulduğunda; komşusu olan Furkan isimli çocuğun ikametinde yalnız olduğu sırada kapı zilini çalarak içeriye elinde siyah saplı büyük bir bıçakla girdiğini ve hiçbir şey demeden kendisine saldırıp yaraladığını, sırtında saplı kalan bıçağı çıkartarak ‘Makbule Teyze öldün mü ölmedin mi?” deyip kaçtığını, daha sonra annesi Fatma ile gelerek kapıyı çaldıklarını, yaralı olarak kapıyı açtığını beyan ettiği, ikametin önünde sağ ve sol el parmaklarından yaralı olarak görülen F. K.’a ne olduğu sorulduğunda ise apartmanın en üst katından merdivenlerden inerken 4. kata geldiğinde Makbule Ç.’nin kapısının açık olduğunu ve giriş holünde yerde oturduğunu gördüğünü, kendisini içeri çağırdığını, “gel börek yiyelim” dediğini, bu esnada mağdurun sol yanı üstüne düştüğünü, baktığında sırtında saplı bıçak gördüğünü, iki eliyle tutarak bıçağı çıkardığını, bu esnada her iki elinden de yaralandığını, ikametin kapısını kapatarak kendi ikametine gittiğini ve olayı annesi Fatma’ya anlattığını, annesi ile birlikte tekrar mağdurenin ikametine geldiklerini ve kapıyı çaldıklarını, mağdurenin kapıyı açtığında, yüzünden kan aktığını gördüklerini beyan ettiği, pantolon ve çorabında da kan lekelerinin görülmesi üzerine sorulduğunda olayı kendisinin gerçekleştirmediğini beyan ettiği, güvenlik amaçlı üstü arandığında herhangi bir suç unsuruna rastlanılmadığı açıklamalarına yer verildiği,

Olay yerinde yapılan incelemede kapıda herhangi bir zorlama izinin olmadığı, evde çok sayıda ve çeşitli bölgelerde kan izlerinin bulunduğunun görüldüğü, bunun dışında bir dağınıklık ve karışıklığın olmadığı, salon girişinin zemininde üzerinde RİBA yazılı bükülmüş vaziyette bir bıçak bulunduğu, bu bıçak üzerinde yapılan incelemede herhangi bir iz tespit edilemediği, katılanın tarifi üzerine 29.03.2008 tarihinde oturma odasındaki TV sehpasının altında suçta kullanılan bıçağın ele geçirildiği, 02.04.2004 tarihinde de eve temizliğe gelen mağdurenin kızının mutfakta plastik sebzeliğin arkasında suçta kullanılan eldivenin bulunduğu, olay yerinde bulunan materyaller üzerinden alınan kan örneklerinin DNA analizinde eldiven üzerinde katılan ve sanığın genotiplerinin karışık olarak bulunduğunun, TV sehpası altında bulunan bıçağın sap kısmındaki kan örneğinin katılanın genotibinin, sanığın pantolon ve çorabı üzerindeki kan örneklerinde ise kendi genotiplerinin bulunduğunun tespit edildiği,

Anlaşılmaktadır.

Katılan Makbule Ç. özetle; sanık ile aralarında bir husumet bulunmadığını, aksine ailesi ve kendisiyle iyi komşuluk ilişkilerine sahip olduklarını, aynı apartmanda onların ikinci kendisinin ise dördüncü katta oturduğunu, olay günü kardeşlerinin kendisini ziyarete geldiklerini, apartmanın bahçesinde görüştüklerini, eve davet ettiğini, ancak gelmediklerini, öğle ezanı civarında evine çıktığını, kızarttığı böreği yemek için hazırlık yaptığı sırada kapı zilinin çaldığını, normalde kapıyı kolay kolay kimseye açmadığı ve genellikle de içeriden kilitlediğini, delikten baktığında sanığı gördüğünü, “Makbule teyze birşey söyleceğim” deyince komşularının çocuğu olduğundan kapıyı açtığını, ayakkabısı ve çorabı olmayan sanığın o vaziyette içeri girdiğini, girer girmez de belinden büyük bir bıçak çıkartıp birşey söylemeden kendisine vurmaya başladığını, bıçağı vurduğu zaman elinden kaydığını, zaten ellerini de bu şekilde kestiğini, bıçağın siyah saplı ucu enli bir bıçak olduğunu, şayet ucu sivri olsaydı öldüreceğini, televizyon odasına doğru kaçtığını, sanığın peşinden gelip orada da rastgele vurmaya başladığını, evin girişine koştuğunu, kapıyı açıp yardım çağırmak istediğini ancak sanığın tutup engellediğini, tekrar vurmaya uğraştığını, bağırdığını fakat dışarıda inşaat çalışması olduğundan sesini kimseye duyuramadığını, sanığa yapma diye bağırınca “Makbule teyzeyi, öldürmeden gelme dediler” diye cevap verdiğini, sanığın bir ara mutfağa girip bir başka bıçağı alıp getirdiğini, bıçağın bükülmüş vaziyette olduğunu, sanığın bu bıçağı yanına bıraktığını, kendisini yaraladığı bıçağı ise oturma odasındaki televizyonun arkasına attığını, en son yanına gelip “Öldün mü, Makbule teyze, öldün mü?” diye sorduğunu, “Ölmedim” deyince bu kez “Beni şikâyet edecek misin?” diye sorduğunu, “Yok” deyince de kapıyı kapatıp gittiğini, bir iki dakika sonra komşusu Mehmet K., sanık ve annesinin hep beraber kapıya geldiklerini, sürüklenerek gidip kapıyı açtığını, Mehmet K.’ın “kim yaptı?” diye sorduğunu, “Furkan yaptı” dediğini, sanığın bıçağa düşerek yaralandığını iddia ettiğini, ancak bıçağın üzerine düşse bir yerinden yaralanacağını, halbuki kendisinin on dört yerinden yaralandığını, olay sırasında şuurunu hiç kaybetmediğini, sanığa iftira etmesi için bir sebep olmadığını, iftira etse daha çok ceza alsın diye ailenin büyük çocuğuna iftira edebileceğini, sanığın olay anında üzerinde siyah tişört ve ellerinde siyah eldiven olduğunu, sanığın eldivenleri mutfaktaki sebzeliğe kapının arkasına atmış olduğunu sonradan öğrendiğini, olaydan sonra hastanedeyken kızlarının ele geçirilen bıçağın kendi bıçakları olduğunu ifade edince onlara sanığın kendisini yaraladığı bıçağı televizyonun arkasına attığını söylediğini, “Gidip bakın” dediğini, gidip baktıklarını ve bıçağı bulup polise haber verdiklerini, bıçağın bu şekilde ele geçirildiğini, yalnız yaşadığını, sanığın ailesinin bilezikleri ve parasının olduğunu bildiğini, sanığın bu planı annesi ile birlikte yaptığını düşündüğünü, ancak sanık cahil olduğundan kendisini yaralamasına rağmen evden birşey alamadan ayrıldığını, sanığın ve ailesinin ekonomik sıkıntısının olup olmadığını bilmediğini, yüksek tansiyon ve şeker hastası olduğundan günlük hap kullandığını, ancak ağır bir rahatsızlığının olmadığını, belinde platin olduğunu, bu sebeple fiziksel rahatsızlığı olduğunu, psikoljik herhangi bir rahatsızlığı olmadığını, gerek tanık Mehmet’e gerekse sanık ve ailesine evinden ayrılıp başka bir şehre gittiği zamanlarda evin anahtarını bıraktığını, ancak evdeyken anahtarını kimseye vermediğini, evden ayrıldığı zamanlarda da takılarını da yanında götürdüğünü, sanık ve ailesiyle her gün görüşmelerinin bir araya gelmelerinin birlikte yemek yemelerinin söz konusu olmadığını, evlerinin önündeki bahçede oturduklarını, birlikte çay içtiklerini, ancak evlerine bu şekilde sıklıkla gidip gelmediklerini, ihtiyaçlarını kardeşlerinin, kızının ve damadının karşıladığını beyan etmiş,

Tanık Fatma K. özetle; olay günü saat 14.15 sıralarında balkonda çamaşır astığı sırada kapının zilinin çaldığını, kapıyı büyük oğlu Yasin’in açtığını, Yasin’in “Furkan’ı biri dövdü, ağzı yüzü kanlar içinde” diye seslenince hemen yanlarına gittiğini, Furkan’ı kanlar içinde görünce ne olduğunu sorduğunu, onun da “Anne gel, Makbule teyzeye birşeyler oldu, gel bak” dediğini, birlikte katılanın evine gittiklerini, kapı ziline bastığını, katılanın bir müddet sonra öğürme sesi ile birlikte kapıyı açtığını, baktığında her tarafının kanlar içinde olduğunu gördüğünü, “Makbule teyze ne yaptın nereden düştün?” diye sorduğunda yattığı yerden oturma odasını gösterdiğini, odaya doğru gittiğinde yerde ortadan eğri ve kanlı bir bıçak gördüğünü, katılanın bıçaklandığını anladığını, hemen büyük oğlu Yasin’e “Mehmet abiyi, ambulansı çağır, babanı çağır” diye seslendiğini, evine gidip üstüne birşeyler alıp tekrar geri geldiğinde komşuları Mehmet’i gördüğünü, “Çabuk koş, Makbule ablaya birşeyler oldu” dediğini, birlikte katılanın yanına çıktıklarını, bir süre sonra ambulansın gelerek katılanı aldığını, tanık Mehmet ile birlikte katılanı hastaneye götürdüklerini, daha sonra gelen diğer ambulansın da oğlu Furkan’ı hastaneye götürdüğünü söylediği,

Tanık Mehmet K. özetle; 28.03.2010 tarihinde gezmek için ikâmetinden ayrıldığını, 14.30 sıralarında geri döndüğünde, komşusu Fadime Karaoğlan’ın yukarıdan seslenerek “Mehmet Bey çabuk gelin, Makbule teyze bıçağın üzerine düştü” demesi üzerine müştekinin ikâmetgâhına çıktığını, katılanın yüzünde kan olduğunu görünce “Abla sana ne oldu” diye soruduğunu, isim vermeden o sırada yanlarında bulunan Furkan’ı göstererek “Aha o yaptı” dediğini, Furkan’a baktığında elinde kan olduğunu gördüğünü, sonra hemen aşağıya binanın önüne indiğini, Fadime Karaoğlan’ın büyük oğlu Yasin’e “Ambulans çağırdın mı?” diye sorduğunu, onun da “Ben telefon ettim, geliyor” dediğini, bir süre ambulansı beklediklerini, ambulans gelince sağlık ekipleri ile birlikte tekrar katılanın evine çıktıklarını ve hastaneye götürdüklerini ifade etmiş,

Tanık Ş. Ç. özetle; 29.03.2010 tarihinde saat 10.00 sıralarında hastanede yatmakta olan kayınvalidesi Makbule Ç.’yi ziyarete gittiğini, kayınvalidesinin kendisini yaralayan F. K.’ın olayda kullanmış olduğu bıçağı oturma odasında bulunan televizyon sehpasının arkasına attığını söylemesi üzerine kayınvalidesinin evine gittiğini, televizyon sehpasının arkasında siyah saplı, ucu sivri, uzun ve üzerinde kan lekeleri bulunan bıçağı gördüğünü ve polisi arayıp bıçağın yerini gösterdiğini anlatmış,

Tanık A. Ç. özetle; Makbule Ç.’nin öz annesi olduğunu, 28.03.2010 günü annesi evdeyken F. K. tarafından bıçaklandığını, 02.04.2010 günü öğle saatlerinde annesinin evinde temizlik yaparken mutfak kapısının arkasında sebzeliğin üstünde kanlı kokar vaziyette bir çift yün eldiven gördüğünü, annesinin bıçaklanma olayı ile bağlantılı olabileceğini düşünerek bulunduğu yerden kaldırmadan polisi aradığını ve durumu anlattığını, daha sonra olay yeri inceleme ekibinin gelerek kanlı eldivenleri aldığını dile getirmiş,

Tanık M. S.; katılanın kardeşi olduğunu, bıçaklanma olayından bir kaç gün önce kardeşi Makbule’nin kendisinden bastonun ucuna geçirilmek üzere lastik altlık almasını istediğini, olay günü bunu alıp ablasına gittiğini, telefon ile ablasını aradığını, ablasının aşağıya geldiğini, kapı önünde oturduklarını, daha sonra kardeşi Celal’in de yanlarına geldiğini, yarım saat kadar hep beraber kapı önünde oturduklarını, daha sonra Celal ve kendisinin ayrılıp evlerine gittiklerini, iki saat sonra kardeşinin bıçaklandığı haberinin geldiğini, hemen hastaneye gittiklerini, hastaneye gittiğinde Makbule ile görüştüğünü, Makbule’nin kendisini komşularının oğlu Furkan’ın bıçakladığını söylediğini açıklamış,

Tanık C. S. özetle; olay günü ablası Makbule ile aynı apartmanın birinci katında oturan kardeşi Yüksel’in oğlu olan Serdar’ın çocuğuna oyuncak aldığını, onu vermek üzere binaya gittiğini, gittiğinde ablası Makbule ile ağabeyi Mustafa’nın kapının önünde otururken gördüğünü, kendisinin de yanlarına oturduğunu, ablası Makbulenin “Oyuncakları ben veririm” dediğini, biraz oturup sohbet ettikten sonra ağabeyi Mustafa’yı da alıp oradan ayrıldığını, ağabeyi Mustafa’nın evine gidip kahve içtiklerini, daha sonra kendi evine gittiğini, kapıdan girer girmez telefon geldiğini, arayanın ablasının kızı olduğunu, katılanın bıçaklandığını söylediğini, hemen hastaneye gitiğini, ilk önce ablası ile hastanede görüşemediğini ancak daha sonra ablasının başında iki üç gün refakatçı olarak kaldığını, ablasının “Ben siz gittikten sonra oyuncakları alıp eve çıktım, kahvaltı hazırladım, o anda zil çaldı, kapı gözünden baktım, komşumuzun oğlu idi, kapıyı açar açmaz beni bıçakladı” diye olayı anlattığını, ablası Makbule’nin şeker hastası olduğunu, buna bağlı rahatsızlıkları olduğunu, ancak ruhsal bir rahatsızlığının olmadığını, hastanede bile bilincinin yerinde olduğunu belirtmiş,

Sanık F. K.; olay günü müştekinin kendilerinde olduğunu, bir müddet oturduktan sonra cep telefonunun çaldığını, arayanların müştekinin kardeşleri olduğunu, müştekiye bastonu için plastik altlık aldıklarını söylediklerini, bunun üzerine müştekinin evlerinden ayrıldığını, annesinin camdan baktığında müştekiyi aşağıda kardeşleri ile otururken gördüğünü, aradan 10-15 dakika geçtikten sonra arkadaşlarına gitmek için dışarı çıkacağı sırada annesinin kendisine babası apartman yöneticisi olduğundan ’10 numaranın faturasını bırak, apartmanda tadilat var, üstün batmasın, asansörle çık’ dediğini, 10 numaranın olduğu kata çıkıp faturayı bıraktığını, asansörün meşgûl olduğunu, bu nedenle merdivenden inmek zorunda kaldığını, katılanın oturduğu kata geldiğinde kapısının açık olduğunu, katılanın aynanın karşısına geçip şarkı söyleyerek oturduğunu gördüğünü, katılan kendisini görünce “Furkan dur, taze börek yaptım” dediğini, “Sağol, benim acil işim var” diye cevap verdiğini, ancak ısrar edince kapının önünde beklemeye başladığını, katılanın televizyon bulunan oturma odasına geçtiğini, bir müddet sonra ağır bir cisim yere düşmüş gibi ses geldiğini, aynı zamanda katılanın bağırmaya başladığını, kendisine seslendiğini, ancak cevap vermediğini, bunun üzerine ayakkabılarını çıkarıp içeriye girdiğini, müştekinin oturma odasında yerde yattığını, sol yan tarafından saplı vaziyette bıçak gördüğünü, bıçağın siyah saplı olduğunu hatırladığını, diğer özelliklerine dikkat etmediğini, katılanın annesini kastederek “Fadime’yi yetiştir” dediğini, katılana saplanmış vaziyetteki bıçağı çekip çıkardığını, bıçağın eğilmiş vaziyette olduğunu, bıçağı katılanın yanına bıraktığını, annesini çağırmaya gittiğini, giderken de kapıyı kapattığını, bunu o anki telâş ile yaptığını, merdivenlerden inerken sağ elinin yüzük parmağının kesilmiş olduğunu fark ettiğini, kendi evlerinin kapısını çaldığını, kapıyı ağabeyi Yasin’in açtığını, annesini çağırmasını söylediğini, annesinin kapıya geldiğini, annesine “Makbule teyzeyi bıçaklamışlar, yetiş” dediğini, birlikte katılanın kapısına vardıklarını, kapıyı vurmaya başladıklarını, katılanın önce kapıyı açmadığını, bir müddet sonra açtığında üstü başının kan içinde olduğunu gördüklerini, katılanın bir metre kadar ilerleyip yere düştüğünü, annesine eliyle oturma odasının içini gösterdiğini, annesinin bu odaya gittiğini, yerdeki bıçağı ve kanları görerek yanlarına geldiğini, ağabeyine seslendiğini, ambulansın ve polisin geldiğini, kendisinin ifadesini aldıklarını, polisin bu işin hırsızlık olduğunu söylediklerini, kendisine kötü davranıp bağırdıklarını, suçlamayı kabul etmediğini, katılanın ailesinden birisi gibi olduğunu, apandisit ameliyatı olduğunda dahi kendisine hizmet edip baktığını, suyunu ekmeğini aldığını, aralarında hiçbir husumetin olmadığını, evlerine gidip gelen birisi olduğunu, bunlara rağmen neden ve nasıl kendisini suçladığını bilemediğini, olay sırasında üstünde mavi beyaz renklerde bir badi, altında kahverengi tonlarında bir pantalon olduğunu, çoraplarının gri renkli olduğunu, ayakkabısının siyah renkli deri spor ayakkabı olduğunu, ellerinde eldiven veya başka birşey olmadığını, kaşkol ve şapkasının bulunmadığını, katılana saplanmış vaziyette bıçağı çıkarmaya çalışırken veya sonrasında da üstünde bulunan giysiler haricinde bir beze, eldivene veya başka birşeye temas etmediğini, normalde sağ elini kullandığını, katılanın sol yanına saplı bıçağı çıkartırken sol eliyle bıçağın sapını sağ eliyle metal kısmını tuttuğunu, sağ elinin yüzük parmağının kesildiğini farkettiğini, ancak bilahare hastanede sağ elinin işaret ve serçe parmakları ile sol elinin serçe parmaklarının da kesildiğini anladığını, sol eliyle bıçağın sapını tutmasına rağmen kesinin nasıl meydana geldiğini bilemediğini, olay yerinde eldiven görmediğini ve eldivene de temas etmediğini, eldivende neden kendisine ait kana rastlandığını bilemediğini, katılanın sol yanında saplı bıçağı çıkartıp yere bıraktığını, annesi baktığında da bıçağın aynı yerde olduğunu, bu bıçağın televizyon sehpasının bilahare arkasında ne şekilde ele geçirildiğini bilemediğini, savcılıkta önce sağ eliyle sonra sol eliyle bıçağın metal kısmından tuttuğu şeklindeki beyanını hatırlamadığını, katılanın altınlarını çalmak isteseydi bunu evinin yedek anahtarını kendilerine bıraktığında yapabilecek olduğunu, müştekinin beyanlarını kabul etmediğini savunmuş,

Tüm dosya kapsamından sanığın katılanı öldürmeye ne zaman karar verdiği ve hangi nedenle katılanı öldürmek istediği belirlenememiştir.

Uyuşmazlığın sağlıklı bir şekilde çözüme kavuşturulabilmesi ve açıklanan olayda gönüllü vazgeçme şartlarının gerçekleşip gerçekleşmediğinin belirlenebilmesi için gönüllü vazgeçmenin hukuki niteliği üzerinde durulmalıdır.

5237 sayılı Türk Ceza Kanununun “Suça Teşebbüs” başlıklı 35. maddesinde; “Kişi, işlemeyi kastettiği bir suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlayıp da elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaz ise teşebbüsten dolayı sorumlu tutulur” hükmü yer almaktadır.

Buna göre suça teşebbüs işlenmesi kastolunan bir suçun icrasına elverişli araçlarla başlanmasından sonra, elde olmayan nedenlerle suçun tamamlanamamasıdır. Maddenin açık hükmüne göre, icra hareketlerinin yarıda kalması ya da sonucun meydana gelmemesi failin iradesi dışındaki engel nedenlerden ileri gelmelidir.

Aynı kanununun “Gönüllü Vazgeçme” başlıklı 36. maddesinde ise; “Fail, suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçer veya kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlerse, teşebbüsten dolayı cezalandırılmaz; fakat tamam olan kısım esasen bir suç oluşturduğu takdirde, sadece o suça ait ceza ile cezalandırılır” şeklindeki düzenlemeye yer verilmiştir.

Kanundaki tanım uyarınca gönüllü vazgeçme ile teşebbüs arasındaki ayrım şu şekilde özetlenebilir: Teşebbüs, suçun tamamlanması veya neticenin gerçekleşmesinin, failin elinde olmayan nedenlerle meydana gelmemesi olarak tanımlanmışken, gönüllü vazgeçmede failin iradi hareketi veya çabası ile icra hareketlerinin terkedilmesi ya da suçun tamamlanmasının önlenmesi sözkonusudur. Suç tamamlanmadan veya sonuca ulaşılmadan önce vazgeçme gerçekleştiğinden, gönüllü vazgeçme etkin pişmanlıktan da farklıdır. Etkin pişmanlık, suçun tamamlanmasından sonraki pişmanlığı düzenlemekte ve tamamlanan bir suçun yol açtığı zararın giderilmesi, eski hale getirilmesi ya da malın iadesini kapsamaktadır.

Gönüllü vazgeçmenin şartları ve sonuçları TCK’nun 36. maddesinin gerekçesinde; “Gerek icra hareketleri aşamasında gerekse icra hareketlerinin bitmesinden sonra, failin suçu tamamlamaktan gönüllü olarak vazgeçmesini teşvik etmek modern suç politikasının temel araçlarından biridir. 765 sayılı Türk Ceza Kanununda sadece icra hareketlerinin devamı aşamasında kabul edilen gönüllü vazgeçme, icra hareketlerinin bittiği ancak neticenin meydana gelmediği olaylar bakımından da öngörülmüştür. Böylece suçun icrası sürecindeki bütün aşamalarda gönüllü vazgeçme mümkün hâle gelmektedir. Ancak icra hareketlerinin bitmesinden sonra gönüllü vazgeçmenin kabulü için, vazgeçenin suçun tamamlanmasını önlemek bakımından ciddi bir çaba göstermesi gerekmektedir.

Gönüllü vazgeçme hâlinde kişiye ceza verilmemekte, ancak o ana kadar yapılan hareketler ayrıca bir suç oluşturuyorsa sadece o suçtan sorumlu tutulmaktadır.

Suç bütün unsurlarıyla tamamlandıktan sonra örneğin çalınan eşyanın geri verilmesi veya kaçırılan kişinin serbest bırakılması hâllerinde, artık vazgeçme değil etkin pişmanlık söz konusudur…” biçiminde açıklanmıştır.

Madde gerekçesinde de özenle vurgulandığı üzere, 765 sayılı TCK’nun uygulanmasında sadece icra hareketlerinin devamı aşamasında kabul edilen gönüllü vazgeçme, 5237 sayılı TCK’nun uygulanmasında icra hareketlerinin bittiği ancak neticenin meydana gelmediği olaylar bakımından da öngörülmüş, böylece neticenin meydana gelmesine kadar bütün aşamalarda gönüllü vazgeçmenin mümkün olduğu kabul edilmiştir.

Öğretide; “Yeni TCK sisteminde, gönüllü vazgeçme; gerek icra hareketleri aşamasında, gerekse icra hareketlerinin bitmesinden sonra, failin suçu tamamlamaktan gönüllü vazgeçmesini ifade etmektedir. Suçun icrası tamamlanıncaya, neticenin ayrıca unsur oluşturduğu suçlarda, netice gerçekleşinceye kadar, gönüllü vazgeçme mümkündür… Vazgeçmenin gönülllü olması gerekir. Yani harhangi bir engel olmaksızın, pişmanlık duyarak kişinin suç işlemekten vazgeçmiş olması gerekir” ( İzzet Özgenç, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 9. Bası, Ankara 2013, s.478 )

“Teşebbüs halinde faildeki suç işleme düşüncesi ve kastı sürmektedir. Gönüllü vazgeçmede ise fail eyleminden dönüp, suçun oluşmasını önlemeye çabalamaktadır. Kişilere pişman olma olanağı tanınması, onların suç işlemeden topluma kazandırılması, cezalandırılma ile elde edilecek yarardan çok daha faydalı görülmektedir. Kanunumuzda yer alan düzenlemenin temelinde, eylemin vazgeçme anına kadar icra edilmesi dolayısıyla bir haksızlık teşkil ettiği, ancak suç politikası gereği cezalandırılmak istenilmediği fikrinin yattığı söylenebilir. Bu husus madde metninde; vazgeçme halinde failin teşebbüsten dolayı cezalandırılmayacağı ve fakat tamam olan kısmın suç oluşturması durumunda o suçun cezası ile cezalandırılacağının açıklandığı cümlelerden anlaşılmaktadır” ( Osman Yaşar – Hasan Tahsin Gökcan – Mustafa Artuç, Yorumlu Uygulamalı Türk Ceza Kanunu, 1. Cilt, Adalet Yayınevi 2. Bası, Ankara 2014, s. 1096 ),

“İcra hareketlerinden vazgeçme negatif bir özelliğe sahiptir…Bu durumda failin soyut durması yetecek ve aktif bir davranış gerekmeyecektir. Suçun tamamlanmasını veya sonucun gerçekleşmesini önlemek ise, pozitif bir özellik taşır; bir diğer deyişle sonucu önleyecek yeni bir faaliyetin icra edilmesini gerektirir” ( Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, s.475 ),

“Elde olmayan sebeplerle icra hareketlerinin tamamlanamaması veya neticenin gerçekleştirilememesi teşebbüsün kurucu unsurunu oluşturmaktadır. Buna göre icra hareketlerinin taamlanmaması veya neticenin gerçekleşmemesi failin elinde olan sebeplerden kaynaklanmışsa teşebbüsten söz edilmeyecektir. Gönüllü vazgeçme olarak nitelenen bu durum TCK’nun 36. maddesinde düzenlenmiştir” ( Mahmut Koca- İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 6. Bası, Ankara 2013, s.412 ),

“Fail, sonucu gerçekleştirebilme ve icra hareketlerini devam ettirebilme olanağına sahip olduğu halde, bunu ettirmemiş ise, vazgeçme gönüllüdür. Ancak, istediği halde, buna olanak bulunmadığı için hareketlerini devam ettirmemiş ise, vazgeçme gönüllü değildir” ( Nur Centel – Hamide Zafer – Özlem Çakmut, Türk Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul 2005, s. 478 ) şeklindeki açıklamalarla gönüllü vazgeçmenin saptanmasında gözönüne alınacak kriterler ortaya konulmuştur.

Yargısal kararlarda da, suç yolunda ( iter criminis ) ilerleyen sanık daha fazla ilerleme imkanına ve kanaatine sahip olduğu halde, suç yolunda ilerlemeyerek icrayı yarıda bırakmışsa ya da icra hareketleri tamamlandıktan sonra kendi çabası ile sonucun meydana gelmesini önlemişse vazgeçmenin gönüllü olduğu, buna karşılık fail icraya başlarken gözönünde tuttuğu ve hesaba kattığı risklerden başka bir faktör nedeniyle icra hareketlerine devam etmemişse ya da sonuca ulaşamamışsa vazgeçmenin gönüllü olmadığı, bu halde icra hareketleri failin elinde olmayan engelleyici nedenlerle bitirilemediğinden ya da sonuç failin elinde olmayan nedenlerle meydana gelmediğinden teşebbüsün sözkonusu olduğu vurgulanmıştır.

Gerek öğreti gerekse yerleşmiş yargısal kararlarda yer alan bu kabullere göre gönüllü vazgeçmenin varlığı için aranan şartlar şu şekilde sıralanabilir:

1- Öncelikle kasıtlı bir suçun işlenmesine yönelik olarak icra hareketlerine başlanmalı,

2- Suç tamamlanmadan önce vazgeçme gerçekleşmeli,

3- Vazgeçmenin konusu; icra hareketinin devamına, suçun tamamlanmasına ya da sonucun gerçekleşmesine yönelik bulunmalı yani sanık ya suçun icra hareketlerinden vazgeçmeli ya da kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya sonucun gerçekleşmesini önlemeli,

4- Vazgeçme gönüllü olmalı yani fail suçun icra hareketlerini isteyerek terketmeli ya da suçun tamamlanmasını veya sonucun gerçekleşmesini isteyerek önlemeli,

5- Suçun tamamlanmasının önlenmesi veya sonucun gerçekleşmesinin engellenmesi, failin çabalarıyla meydana gelmelidir. Sonuç başka bir nedenle önlenmiş ise kural olarak gönüllü vazgeçme oluşmayacak ve fail 5237 sayılı TCK’nun 36. maddesinden yararlanamayacaktır.

Uyuşmazlık konusunun çözümüne yönelik olarak TCK’nun 36. maddesinde düzenlenen gönüllü vazgeçmenin ikinci şeklinin yani “kendi çabalarıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini önlemek” biçiminin ayrıca değerlendirilmesi gerekmektedir.

Suçun icra hareketlerinden gönüllü vazgeçme halinden farklı olarak, sonucu gerçekleştirmeye elverişli ve yeterli icra hareketinin gerçekleştirilmesinden sonra gönüllü de olsa sadece icra hareketlerine devam edilmemesi yeterli olmayıp bunun yanında 5237 sayılı TCK’nun 36. maddesine göre fail, “kendi çabasıyla suçun tamamlanmasını veya neticenin gerçekleşmesini” önlemelidir. Bunun için failin sonucun gerçekleşmesini önleyecek şekilde gönüllülüğe dayanan aktif faaliyette bulunması gereklidir.

Buna göre ;

a- ) Fail sonucu önlemeye yönelik aktif davranışlarda bulunmalı ve bunun için ciddi çaba sarfetmelidir. Ancak aktif davranış, failin mutlaka kendisinin müdahalede bulunmak zorunda olması şeklinde anlaşılmamalıdır. Failin iradesine dayanan ve sonucu önlemeye yönelik bulunan her türlü çaba bu kapsamda olup üçüncü kişinin hareketi de, bu hareketin yapılmasına fail tarafından neden olunduğu sürece yeterli kabul edilmelidir. Nitekim belirli bazı durumlarda sadece failin müdahalesinin sonucun gerçekleşmesine engel olmayacağı açıktır; bu kapsamda, fail tarafından ilk yardım ekibinin veya itfaiyenin çağrılması gibi neticenin meydana gelmesini engelleyen davranışların yapılması yeterli görülebilecektir.

Ciddi bir çabanın varlığından söz edebilmek için de failin içinde bulunduğu şartlarda sonucun gerçekleşmesini önlemeye yönelik mevcut olan bütün imkanlarını seferber etmesi gereklidir.

b- ) Suçun tamamlanması, sözkonusu aktif davranışlar ve çabalarla önlenmelidir. Böylece, icra hareketlerini tamamlayan failin, çaba göstererek neticenin gerçekleşmesini önlemesi durumunda gönüllü vazgeçme gerçekleşecektir.

Görüldüğü gibi, icra hareketlerinin bitmesinden sonra gönüllü vazgeçmenin kabulü için, vazgeçenin suçun tamamlanmasını önlemek bakımından ciddi bir çaba göstermesi ve sonucun bu nedenle meydana gelmemesi şart olarak aranmıştır.

İcra hareketlerinin terkedilmesi ya da suçun tamamlanmasının önlenmesi şeklinde gelişen her iki haldeki gönüllü vazgeçmede de, failin işlemekte olduğu suça ilişkin hareketleri teşebbüs aşamasında kaldığı halde, TCK’nun 36. maddesi uyarınca bu suçtan dolayı ceza verilemeyecek, işlemeyi kastettiği suça yönelik olarak vazgeçme ânına kadar icra ettiği hareketlerinin bir başka suçu oluşturması durumunda, o suçtan dolayı cezalandırılacaktır. Başka bir anlatımla gönüllü vazgeçmenin aynı zamanda tamamlanmış olan suçlara etkisi bulunmamaktadır. Vazgeçme sadece icra hareketlerine başlarken işlenmesi kastolunan suçu kapsamakta ve bu suça teşebbüsten cezalandırılmama sonucunu doğurmakta, ancak aynı zamanda tamamlanan başka bir suçun cezalandırılmasını engellememektedir.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Sanığın olay günü yalnız yaşadığını bildiği komşusu katılanın kapısını çaldığı, katılan kapıyı açınca elinde eldiven olduğu halde üzerinden çıkardığı kesici kısmı 19 cm sap kısmı 13 cm uzunluğundaki mutfak bıçağı ile yaşlı olup hareket zorluğu çeken katılana vurmaya başladığı, katılanın bu şekilde bıçakla ikisi sırtta, birisi sol omuzda, birisi batında, birisi sağ aksiller bölgede, diğerleri ise baş ve boyun bölgesinde olmak üzere çok sayıda yerinden yaralandığı, bunlardan sol alt kadranda karın boşluğuna geçerek jejunum lezyonlarına ve jejunumun 80 cm’lik bölümün alınmasına neden olan yaralanma ile sağ aksiller bölgede göğüs boşluğuna geçen yaralanmanın hayati tehlikeye sebebiyet verecek nitelikte olduğu, sanığın eylemleri sonucunda katılanın ağır yaralı vaziyette yere düştüğü, sanığın mutfakta aldığı başka bir bıçağı bükerek mağdurenin yanına bıraktığı, kendi getirdiği suçta kullandığı bıçağı ise görünmeyecek şekilde odadaki TV sehpasının altına altığı, eldivenleri de çıkartıp mutfaktaki sebzeliğin arkasına sakladığı, yerde yatan katılanın yanına gelerek “Makbule teyze öldün mü?” diye sorduğu, katılan”Ölmedim” deyince bu kez “Beni şikayet edecek misin?” diye sorduğu, katılan”Yok” diye cevap verince katılanı o halde bırakıp kapıyı kapatarak evden ayrıldığı ve kendi evine gittiği, evine geldiğinde ellerinde ve yüzünde kan olduğunu gören annesi ve ağabeyine “Makbule teyzeye bir şey oldu, gidin bakın” dediği, bunun üzerine annesi Fatma’nın katılanın kapısını çaldığı, katılanın sürünerek kapıyı açtığı, sanığın ağabeyi tarafından çağrılan ambulansla hastaneye kaldırılan katılanın acil ameliyata alınıp hayatta kaldığı olayda; sanığın suçta kullandığı bıçağı ve eldiveni saklayarak savunması doğrultusunda katılanın bıçak üstüne düştüğü algısını uyandırmak için mutfaktan aldığı başka bir bıçağı büküp mağdurenin yanına bırakması, sonra mağdurenin ölüp ölmediğini kontrol edip mağdureye “Benden şikayetçi olacak mısın” diye sorması, ancak katılanın şikayetçi olmayacağını söylemesi üzerine eylemine son vermesi, yaşlı ve ağır yaralı katılanı evde yalnız bırakıp kapıyı kapatması, ellerinde ve yüzünde kan olduğunu gören ağabeyi ve annesine mağdureye bir şeyler olduğunu söylemek dışında neticenin meydana gelmesini engellemek için hiçbir ciddi çaba içerisinde bulunmaması karşında, sanığın davranışlarının gönüllülüğe dayanmadığı gibi neticenin gerçekleşmesini önlemek bakımından ciddi bir çaba niteliğinde de olmadığından gönüllü vaz geçmenin şartlarının gerçekleşmediği kabul edilmelidir. Bu nedenle yerel mahkeme direnme kararında bir isabetsizlik bulunmamaktadır.

Bu itibarla, usul ve kanuna uygun bulunan yerel mahkeme direnme hükmünün onanmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan on dört Kurul Üyesi; “yerel mahkeme direnme hükmünün bozulması gerektiği” düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- ) Sivas 1. Ağır Ceza Mahkemesinin usul ve kanuna uygun bulunan 28.02.2012 gün ve 298-39 sayılı direnme hükmünün ONANMASINA,

2- ) Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 17.06.2014 günü yapılan ilk müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 11.07.2014 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

yarx

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: