5237 Sayılı TCK Madde 21 İçtihat

T.C.

YARGITAY

CEZA GENEL KURULU

E. 2014/1-191

K. 2014/363

T. 11.7.2014

• KASTEN ÖLDÜRME SUÇU ( Şüpheden Sanık Yararlanır İlkesi – Sanığın Kızı Olan Maktuleyi Öldürmek İstediğine İlişkin Herhangi Bir Delilin Dosya İçerisinde Bulunmaması Sanığın Kastının Öldürmeye Yönelik Olduğu Hususunun Şüphede Kalması ve Bu Şüphenin de Sanık Lehine Değerlendirilmesi Gerektiği )

• TAKSİRLE ÖLDÜRME SUÇU ( Şüpheden Sanık Yararlanır İlkesi – Sanığın Kızına Karşı Gerçekleştirilmiş Olduğu Eyleme Yönelik Olarak Sanığın Eyleminin Taksirle Öldürme Suçunu Oluşturduğu Gözetilmeden Nitelikli Kasten Öldürme Suçundan Hüküm Kurulmasının İsabetsiz Olduğu )

• ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR İLKESİ ( Kasten Öldürme Suçu – Sanığın Kızı Olan Maktuleyi Öldürmek İstediğine İlişkin Herhangi Bir Delilin Dosya İçerisinde Bulunmaması Sanığın Kastının Öldürmeye Yönelik Olduğu Hususunun Şüphede Kalması ve Bu Şüphenin de Sanık Lehine Değerlendirilmesi Gerektiğinden Sanığın Eyleminin Taksirle Öldürme Suçunu Oluşturduğu )

5237/m.21

ÖZET : Sanık hakkında görülen dava kasten öldürme suçuna ilişkindir. Sanık ile kızı ve damadı arasındaki olayın ani gelişmesi, sanık ve maktulenin anne-kız olup aralarında öldürmeyi gerektirecek herhangi bir sebebin bulunmaması, sanığın maktule Arzu yönünden maddi delillerle örtüşen istikrarlı savunması, sanığın kızı olan maktuleyi öldürmek istediğine ilişkin herhangi bir delilin dosya içerisinde bulunmaması, sanığın kastının öldürmeye yönelik olduğu hususunun şüphede kalması ve bu şüphenin de sanık lehine değerlendirilmesi zorunluluğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın taksirle öldürme suçundan cezalandırılması gerektiğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır. Bu itibarla, sanığın maktule Arzu’ya karşı gerçekleştirilmiş olduğu eyleme yönelik olarak, sanığın eyleminin taksirle öldürme suçunu oluşturduğu gözetilmeden nitelikli kasten öldürme suçundan hüküm kurulması isabetsiz olmuştur.

DAVA : Niteklikli kasten öldürme suçundan sanık Hayriye Gündüz’ün 5237 sayılı TCK’nun 82/1-d, 62 ve 53. maddeleri gereğince müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 01.10.2012 gün ve 162-300 sayılı re’sen temyize tâbi olan hükmün, sanık müdafii ve Cumhuriyet savcısı tarafından da temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 24.12.2013 gün ve 4165-8086 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 06.02.2014 gün ve 298935 sayı ile;

“… Kızıyla damadının kavgalarından bıkan ve bunalıma giren sanığın, kendisini öldürmek için yatak odasında gördüğü silahı alıp salona geldiği, kızına ve damadına ‘bıktım bu şekilde davranmalarınızdan, öleyim de kurtulayım’ deyip silahı göğsüne dayadığı, gerek kızı Arzu’nun veya gerekse her iki maktulün fırlayıp sanığın elinden silahı almaya çalıştıklarında silahın patlaması sonucu, Arzu’nun sol göğüs kısmından bitişik vaziyette vurulduğunu ve yere düşmesi gören sanığın, olayın sebebi olarak gördüğü damadı Ali’yi hedef alarak bitişik mesafe dışında bir kez ateş ederek onun ağır yaralanıp ölmesini sağladığı, sanığın daha sonra aynı silahla üçüncü kez ya kendini intihar etme kastıyla yada damadı Ali’ye ateş etmek istemesi sonrasında çekirdeğin namludan çıkıp mermi kovanının namluda sıkışıp kalması nedeniyle ateş etmeye devam edemediği şeklinde gerçekleşen olayda; olayın ani gelişmesi, sanık ile maktulenin ana-kız olmaları, aralarında öldürmeyi gerektirecek bir sebebin bulunmaması, sanığın kızına bağlılığı, istikrarlı savunması, maktul Arzu yönünden maddi deliller ile savunmanın örtüşmesi, sanığın ortaya çıkan kastının öldürmeye yönelik olmadığı, öldürme suçu yönünden kastının şüphede kaldığı, şüphenin sanık lehine değerlendirilmesi gerekmektedir.

Ceza yargılamasının en önemli ilkelerinden biri olan ‘in dubio pro reo’ şüpheden sanık yararlanır kuralı uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel koşulu, suçun şüpheye yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Şüpheli ve aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak hüküm tesis edilemez. Ceza mahkûmiyeti bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat teorikte olsa hiçbir şüphe ve başka türlü bir oluşa olanak vermemelidir. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza yargılamasının en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermektir. O halde ceza yargılamasında mahkûmiyet, büyük veya küçük bir ihtimale değil, şüpheden uzak bir kesinliğe dayanmalıdır. Adli hataların önüne geçilmesinin tek yolu budur.

Sanık tarafından suçun kasten işlendiği hususunun şüphede kaldığı ve şüpheden sanık yararlanır ilkesi gereğince sanığın taksirle öldürme suçundan cezalandırılması yerine suç vasfında hataya düşerek kasten öldürme suçundan karar verilmesinin usul ve kanuna aykırı olduğu…”,

Düşüncesiyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.

CMK’nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 1. Ceza Dairesince 11.03.2014 gün ve 1215-1448 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır:

KARAR : İtirazın kapsamına göre inceleme, maktule A. K.’e yönelik nitelikli kasten öldürme suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.

Suçun sübutuna ilişkin bir uyuşmazlık bulunmayan olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın kızı olan maktuleye yönelik eyleminin kasten öldürme mi, yoksa taksirle öldürme mi olduğunun belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya kapsamından;

16.08.2006 tarihli yakalama ve el koyma tutanağında; saat 16.00 sıralarında silahla yaralama ihbarı üzerine olay yerine gelindiğinde, Arzu’nun evin salon kısmında hareketsiz yattığı, yaralı olarak hastaneye kaldırılan maktul Ali’nin ise hastanede öldüğü, olayı maktulenin annesinin gerçekleştirdiğinin öğrenilmesi üzerine aynı yerde bulunan ve olay nedeniyle şok geçiren sanığın sakinleştirilerek bilgisine başvurulduğunda, çantasında bulunan silahı çıkartarak teslim ettiği, şarjör içerisinde 8 adet dolu fişek ile fişek yatağında bir adet boş kovan olduğu, şahısla yapılan sözlü mülakatta, kızı ve damadının kavga ettikleri için yanlarına geldiğini, tartışmalarının devam etmesi üzerine yatak odasında bulunan damadına ait olduğunu tahmin ettiği tabancayı alarak yanlarına gidip “intihar edeceğim” dediği sırada, tabancanın ateşlenmesiyle kızının yere düştüğünü, damadının da tabancayı almak istediğini, tabancayı vermemek için direndiği esnada tabancanın patlaması üzerine damadının da yere düştüğünü, bunun üzerine komşulardan yardım istediğini beyan ettiği bilgilerine yer verildiği,

Olay yeri inceleme tutanağına göre, olayın apartmanın 7 nolu dairesinde meydana geldiği, kapı girişi hol içerisinde kurumuş kan lekeleri ile bir adet boş kovan olduğu, çelik kapı arkasına yerden 80 cm yükseklikte bir adet deforme olmuş çekirdek isabet ettiği, salonun ortasında maktule Arzu’nun ölü olarak sırt üstü yattığı, kanepe üzerinde bulunan yastıkta bir adet mermi deliği ile kanepeden geçerek takribi yerden 20-30 cm yükseklikteki duvara saplanan mermi çekirdeği ve maktulenin yanında bir adet boş kovan olduğu, yatak odasında tuvalet aynası üzerinde rujla yazıldığı anlaşılan “çocuklarımı çok seviyorum onlara iyi bak anne” şeklinde yazının bulunduğu,

Otopsi raporunda, maktule Arzu’nun sol meme başının 5 cm üzerinde çevresinde is ve barut artıkları bulunan ateşli silah mermi çekirdeği giriş yarası, sırtta sağ skapula orta hatta 9. interkostal aralığa uyan bölgede çıkış yarası olduğu, sol 3. interkostal aralıktan sol göğüs boşluğuna giren merminin cilt altında hofman maden boşluğu oluşturarak soldan sağa yukarıdan aşağıya seyirle sol akciğeri, çıkan aortu ve sağ akciğer alt lobu kat ederek sağ 9. kotu scapula orta hattan kırarak vücudu terk ettiği, kişinin ölümünün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı kot kırığıyla beraber iç organ ve büyük damar yaralanmasından gelişen iç kanama sonucu meydana geldiği, fizik ihtisas dairesinin raporuna ve cilt-cilt altı bulgularına göre atışın bitişik atış mesafesinden yapılmış olduğunun belirtildiği,

Ekspertiz raporunda, suça konu tabancanın ateş etmesine mani herhangi bir arızasının bulunmadığı, birlikte gönderilen fişekleri patlattığı, üç adet kovan ve iki adet deforme mermi çekirdeğinin bu tabancadan atıldığı, sanık ile maktuleden alınan el svaplarında atış artıklarına rastlanmadığının bildirildiği,

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Adli Tıp Ana bilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. A. Coşkun Yorulmaz tarafından düzenlenen bilimsel mütalaada özetle; sanığın 1.57 cm boyunda ve 74 kğ ağırlığında, maktulenin ise 159 cm boyunda ve 69 kğ ağırlığında olduğu, sanığın boyunun maktuleden kısa olmasına rağmen merminin yukarıdan aşağı yöne seyirli olmasının sanık ile maktulenin olay sırasında hareketli olduğunu gösterdiğini, yarı otomatik silahın doldur-boşalt yapmadan tetiğe yaklaşık 2,5-3 kg’lık basınç uygulanması ile patlamasının mümkün olduğu, bu nedenle silahın sanığın savunmasına uygun şekilde çekiştirme esnasında sanığın parmağının dokunması ile ateş alabileceği, sonuç olarak maktuledeki yaralanmanın boğuşma esnasında silahın sanığın elinden alınmak isterken patlaması sırasında meydana gelmesinin kuvvetle muhtemel olduğu görüşlerine yer verdiği,

Anlaşılmaktadır.

Tanık Nebahat kollukta; maktullerle aynı apartmanda oturduğunu, olay günü öğleden sonra kapı zili çaldığında maktule Arzu’nun annesi olan sanığı gördüğünü, merdivende oturmuş sürekli “gitti gitti” diye söylendiğini, “ne gitti Hayriye hanım” dediğinde “Kızım gitti gitti” diye bir kaç defa söylendiğini, sanığı ilk gördüğünde telefonla konuştuğunu ve “çabuk gel” diye birilerine söylediğini, herhangi bir silah sesi duymadığını, ancak iki defa bir şey düşme sesi gibi bir ses duyduğunu belirtmiş,

Mahkemede; olay günü evde iken sanığın gelerek kapısını çaldığını, “hayrola” diye sorduğunda “gene bizimkiler kavga etmiş ben yukarı çıkıp geleceğim” diyerek yukarı çıktığını, bir süre sonra kapıyı çaldığını bir yandan da telefonla görüştüğünü, ne olduğunu sorunca “canlarım gitti, canlarım gitti, benim gitmem gerekiyordu” diyerek ağladığını, yukarı çıkıp baktığında maktulenin salonda yerde yattığını, Ali’nin yaralı olduğunu ve inlediğini, damadı olan Gencer geldiğinde tekrar yukarı çıktıklarında maktul Ali’nin koridora sürünerek gelmiş olduğunu, daha sonra da polislerin geldiğini, bildiği kadarıyla maktuller ile sanık arasında öldürmeyi gerektirecek bir düşmanlık olmadığını ifade etmiş,

Sanığın eşi olan tanık Recep aşamalarda; olay günü eşinin kendisini arayarak çabuk gel demesi üzerine olay yerine gittiğini, olayı görmediğini, kızı ile damadının arasında şiddetli geçimsizlik olduğunu, sanığın devamlı olarak yanlarına giderek barıştırmaya çalıştığını, eşi ile maktuller arasında öldürmeyi gerektirecek bir husumetin olmadığını, eşinin silah kullanmayı bilmediğini, ancak kızının bir kere silah atışına gittiğini öğrendiğini beyan etmiş,

Sanığın oğlu olan tanık Gencer aşamalarda; olay günü kayınvalidesi olan Nebahat’ın araması ile olay yerine geldiğinde holde Ali’nin yaralı olarak yattığını ve “yardım edin” diye kısık sesle söylediğini, kardeşi Arzu’nun ise salonda hareketsiz vaziyette yattığını, maktullerin arasında şiddetli geçimsizlik olduğunu, sanığın devamlı olarak yanlarına giderek barıştırmaya çalıştığını, annesi ile maktuller arasında öldürmeyi gerektirecek bir husumetin olmadığını, annesinin silah kullanmayı bilmediğini, ancak kardeşinin piknikte iken silahla ateş ettiğini kendisinden duyduğunu söylemiş,

Savunma tanığı Kemal aşamalarda; sanığın ailesi ile yakından tanıştıklarını, maktullerin evlendiklerinden beri geçimsiz olduklarını, maktul Ali’nin eşi olan Arzu’ya kötü muamelede bulunarak dövdüğünü, hatta Arzu’nun intihara teşebbüs ettiğini, sanığın ise maktullerin arasını düzeltmek için çabaladığını, sanığın maktulleri isteyerek öldürmüş olabileceğine inanmadığını dile getirmiş,

Savunma tanığı Arzu aşamalarda; maktul Arzu ile 3-4 yıldır tanıştıklarını, maktul Ali’nin kötü muamelede bulunduğunu ve hakaret ettiğini Arzu’nun kendisinden duyduğunu, 3-4 ay önce Arzu’nun telefonla araması üzerine evlerine gittiğinde Ali’nin, Arzu’yu tekme tokat dövdüğünü ve alnına silah dayadığını gördüğünü, daha sonra diğer komşuları gelince onları sakinleştirerek evden ayrıldığını belirtmiş,

Savunma tanığı Mehmet mahkemede; asayiş büroda amir yardımcısı olduğunu, olay yerine ilk gittiklerinde sanığın şokta olduğunu, konuşamadığını, kızı ve damadının yaralı olduğunu zannettiğini, bu kişilerin öldüğünü söyleyince şiddetli şekilde ağlamaya başladığını ve olayı anlattığını söylemiş,

Sanık kollukta ve sorguda; kızı ve damadının 11 yıl önce evlendiklerini, ilk zamandan beri şiddetli geçimsizliklerinin olduğunu, kendisi ve ailesinin yardımcı olmak için uğraştığını, damadının sebepsiz yere kızına hakaretlerde bulunduğunu ve darp ettiğini, kızının başka erkeklerle ilişkisi olduğunu söylediğini, ancak buna rağmen ayrılmak istemediğini, olaydan bir gün önce yine damadının arayarak görüşmek istediğini, kendisinin ise yarın gelebileceğini söylediğini, olay günü öğle saatlerinde evlerine gittiğini, kapıyı damadının açtığını, kızının yatak odasına kendisini kilitlediğini, odadan çıkmaya ikna edemeyince yedek anahtarla damadının kapıyı açtığını, kızının ayağında torunu olan Aral’ı uyutmaya çalıştığını, ayna üzerinde “anne çocuklarımı çok seviyorum onlara iyi bak” yazısını ve ayna önünde ki tabancayı görünce kızının intihar etmek istediğini düşünerek konuşmak için salon kısmına geçtiklerini, konuşmalarının yine tartışmaya dönüştüğünü, aralarındaki sorunlarını halledemeyeceğini anlayınca bunaldığından bir anda yatak odasında bulunan tabanca aklına geldiğini, intihar etmek maksadıyla tabancayı alarak göğsüne dayadığını, kızı ve damadı yanına gelince “ben kendimi öldüreceğim, ben öldükten sonra rahat edersiniz” dediğini, bu arada kızının elindeki tabancayı almak için hamle yaptığını ardından damadının hamle yaptığını, ikisinin tabancayı almak için uğraştığı sırada tabancanın elinde iken ateş aldığını ve kızının yere düştüğünü, bunu görünce kendini kaybettiğini, olayın bundan sonraki aşamasının nasıl geliştiğini hatırlamadığını, tabancanın kime ait olduğunu bilmediğini, amacının intihar etmek ve kendisini öldürmek olduğunu ifade etmiş,

Mahkemede ise; tartışma esnasında her ikisinin de birbirlerine küfürlü konuştuklarını, kendisinin iyice bunalarak tabancayı alıp geldiğini ve “bıktım bu şekilde davranmalarınızdan, öleyim de kurtulayım, sizi böyle görmektense ölmek daha iyi” diyerek tabancayı göğsüne dayadığını, ikisinin birden fırlayarak elinden silahı almaya çalıştıklarını, silah ilk patladığında kızının yere düştüğünü, damadının “anne ne yapıyorsun” diyerek silahı elinden almak istediğini ve silahın bir daha patladığını, kendisinin şoka girdiğini, eşini arayarak alt kattaki dünürü Nebahat’e haber verdiğini, silahın her iki patlamasında da maktullerin silahı elinden almaya çalıştıklarını savunmuştur.

Uyuşmazlık konusunun isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi için kast ve taksir kavramları üzerinde durulmasında yarar bulunmaktadır;

5237 sayılı TCK’nun “Kast” başlıklı 21. maddesi; ” ( 1 ) Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir.

( 2 ) Kişinin, suçun kanuni tanımındaki unsurların gerçekleşebileceğini öngörmesine rağmen, fiili işlemesi halinde olası kast vardır” şeklinde düzenlenerek maddenin 1. fıkrasının ikinci cümlesinde doğrudan kast tanımlanmış, 2. fıkrasında ise; öğreti ve uygulamada “dolaylı kast” “belirli olmayan kast” “gayrimuayyen kast” “olursa olsun kastı” olarak da adlandırılan olası kast tanımına yer verilmiştir.

Buna göre, doğrudan kast, öngörülen ve suç teşkil eden bir fiili gerçekleştirmeye yönelik irade olup, kanunda suç olarak tanımlanmış eylemin bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesi ile oluşur. Fail hareketinin kanuni tipi gerçekleştireceğini bilmesi ve istemesi halinde doğrudan kastla hareket etmiş olacak, buna karşın, işlediği fiilin muhtemel bazı neticeleri gerçekleştirebileceğini öngörmesine ve bu neticelerin gerçekleşmesini mümkün ve muhtemel olarak tasavvur etmesine rağmen muhtemel neticeyi kabullenerek fiili işlemesi durumunda ise olası kast söz konusu olacaktır.

Kural olarak suç; ancak kastla, kanunda açıkça gösterilen hallerde ise taksirle de işlenebilecektir. İstisnai bir kusurluluk şekli olan taksirde, failin cezalandırılabilmesi için mutlaka kanunda açık bir düzenleme bulunması gerekmektedir. 5237 sayılı TCK’nun 22/2. maddesinde taksir; “dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesidir” şeklinde tanımlanmıştır.

Öğretide de benimsendiği üzere, Ceza Genel Kurulunun birçok kararında taksirin unsurları;

1- Fiilin taksirle işlenebilen bir suç olması,

2- Hareketin iradi olması,

3- Sonucun istenmemesi,

4- Hareket ile sonuç arasında nedensellik bağının bulunması,

5- Sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması,

Şeklinde kabul edilmektedir.

Taksirli suçlarda da, gerek icrai hareketin, gerekse ihmali hareketin iradi olması ve meydana gelen neticenin öngörülebilir olması gerekmektedir. İradi bir davranış bulunmadığı takdirde taksirden bahsedilemeyeceği gibi, öngörülemeyecek bir sonucun gerçekleşmesi halinde de failin taksirli suçtan sorumluluğuna gidilemeyecektir.

Sonucun gerçekleşmesinde, mağdurun taksirli davranışının da etkisinin bulunması halinde, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum failin taksirli sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi, taksirin niteliğini de değiştirmeyecektir. 5237 sayılı TCK’nda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hal ancak temel cezanın tayininde dikkate alınabilecektir.

5237 sayılı TCK’nda taksir; basit taksir ve bilinçli taksir şeklinde ayrıma tâbi tutulmuş, kanunun 22. maddesinin 3. fıkrasında bilinçli taksir; “kişinin öngördüğü neticeyi istememesine karşın, neticenin meydana gelmesi” şeklinde tanımlanmış, bu halde taksirli suça ilişkin cezanın üçte birden yarıya kadar arttırılacağı hükme bağlanmıştır.

Basit taksir ile bilinçli taksir arasındaki ayırıcı ölçüt; taksirde failin öngörülebilir nitelikteki neticeyi öngörmemesi, bilinçli taksir halinde ise bu neticeyi öngörmüş olmasıdır.

Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;

Kızıyla damadının geçmişten beri devam eden ve olay günü de tekrarlanan kavgaları nedeniyle büyük bir üzüntüye kapılan sanığın, kendisini öldürmek amacıyla yatak odasında gördüğü silahı alıp salona geldiği, kızına ve damadına “bıktım bu şekilde davranmalarınızdan, öleyim de kurtulayım” diyerek silahı göğsüne dayadığı, kızı ve damadının sanığın elinden silahı almaya çalışırken sanığın parmağının tetiğe değmesi ile silahın bir kez patlaması sonucu maktule Arzu’nun sol göğüs kısmından bitişik atış mesafesinden vurulduğu sabittir.

Ceza muhakemesinin en önemli ilkelerinden biri olan “in dubio pro reo” yani “şüpheden sanık yararlanır” kuralı uyarınca, sanığın bir suçtan cezalandırılmasının temel şartı, suçun şüpheye yer vermeyen bir kesinlikle ispat edilmesine bağlıdır. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın cezalandırılması bakımından gözönünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, sanığın yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural, bir suçun gerçekten işlenip işlenmediği veya suç niteliğinin belirlenmesi açısından uygulanacağı gibi, eylemin gerçekleştirilmesi konusunda şüphe belirmesi halinde de uygulanacaktır.

Buna göre, sanık ile kızı ve damadı arasındaki olayın ani gelişmesi, sanık ve maktulenin anne-kız olup aralarında öldürmeyi gerektirecek herhangi bir sebebin bulunmaması, sanığın maktule Arzu yönünden maddi delillerle örtüşen istikrarlı savunması, sanığın kızı olan maktuleyi öldürmek istediğine ilişkin herhangi bir delilin dosya içerisinde bulunmaması, sanığın kastının öldürmeye yönelik olduğu hususunun şüphede kalması ve bu şüphenin de sanık lehine değerlendirilmesi zorunluluğu hususları birlikte değerlendirildiğinde, sanığın taksirle öldürme suçundan cezalandırılması gerektiğinin kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulü ile Özel Daire onama kararının sanığın maktule Arzu’ya yönelik eylemi yönünden kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün sanığın maktule Arzu’ya karşı gerçekleştirilmiş olduğu eyleme yönelik olarak, sanığın eyleminin taksirle öldürme suçunu oluşturduğu gözetilmeden nitelikli kasten öldürme suçundan hüküm kurulması isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan oniki Genel Kurul Üyesi; İtirazın reddine karar verilmesi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmıştır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay 1. Ceza Dairesinin 24.12.2013 gün ve 4165-8086 sayılı onama kararının sanığın maktule Arzu’ya yönelik eylemi yönünden KALDIRILMASINA,

3- Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesinin 01.10.2012 gün ve 162-300 sayılı hükmünün, sanığın maktule Arzu’ya karşı gerçekleştirilmiş olduğu eyleme yönelik olarak, sanığın eyleminin taksirle öldürme suçunu oluşturduğu gözetilmeden, nitelikli kasten öldürme suçundan hüküm kurulması isabetsizliğinden BOZULMASINA,

4- Dosyanın, mahalline gönderilmesi için Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 02.07.2014 günü yapılan ilk müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 11.07.2014 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

yarx

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: